Büyülü Maceralar Ülkesinin Kuzeyinde: Kuzey Hindistan

18 Kasım 2015

Bence seyahat etmek sadece hoş bir vakit geçirme vesilesi veya tatil yapmanın değişik bir biçimi değil, aynı zamanda yaşamın sunduğu önemli mutluluk kaynaklarından birisi. Her yeni seyahat öncesi duyduğum heyecan, merak ve beklediklerimin umudu mu daha keyifli, yoksa ulaştığım menzillerde yaşayıp tadını çıkardığım anlar, tanıyıp sevdiğim insanlar, topladığım anılar mı, bunca yıldır karar verebilmiş değilim.

 

Tabii ki bazı yerler, coğrafi durumlarından tamamen bağımsız olarak, çok daha fazla cazibe taşıyorlar. Bir gezinin tadına varmak, maceralar vaat eden, birçok değişik özelliğe sahip olan, daha fazla yenilik ve bilinmezlik taşıyan yerlerde insanı çok daha fazla zorlayan ama sonunda da çok daha fazla tatmin eden bir uğraş. Bazı yerler tabii ki insanı daha uzun süreli etkiliyor, daha çok çarpıyor ve sonunda daha fazla “unutulmaz” oluyor. Hatta bazı yerleri gitmesine daha yıllar varken, tüm boyutlarıyla benimsemiş, sahip olduğu ve sunacağı tüm keyifleri önceden iyice öğrenip beklentiler geliştirmiş oluyor insan. Bu aslında normalde tehlikeli bir durum çünkü oluşturduğunuz beklentiler boşa da çıkabilir ama bazı öyle yerler de var ki, hayal kırıklığı yaratmak şöyle dursun, tahmin edip düşünü kurabileceğiniz her şeyin ötesinde keyif veriyorlar nihayet ulaştığınızda.

 

Hindistan benim için işte böyle yerlerden birisidir. Aslında, sadece ben değil, tanıdığım seyahat etmeyi seven insanların çoğu nedense gitmeden çok öncesinden beri Hindistan ile ilgili öyküler biriktirmeye başlamış olurlar ve çok az insan oraya gittikten sonra hayal kırıklığı yaşarlar. Benim son yaptığım yolculuklardan birisi de Hindistan’a idi ve aslında oldukça gecikmiş bir geziydi. Hindistan ile ilgili bilinmedik, duyulmadık, okunmadık hiçbir şey kalmadıktan sonra, “bari gidip aslını göreyim artık” mantığı ile yapılmış bir gezi… Ama yine de bırakın bu kadar çok beklenti geliştirilmiş bir yere nihayet ulaşınca hayal kırıklığına uğramayı, Hindistan bugüne dek gördüğüm her yerden çok daha ilginçti çünkü umduklarımın yanında, hiç beklemediğim birçok çarpıcı durumla da karşılaştım ve doğrusu bunlardan hangisine daha çok şaşmam gerektiğini hiç bilemedim. Çok gündelik ve lojistik konularda vardı beni çarpan, çok felsefi boyutlar da. Örneğin, Hindu felsefesine ait neler okumuş olursam olayım, orada rastladığım insanların kendileriyle barışık olma düzeyi beklediğim bir şey değildi ve evet, oraya gitmeden hiç kimse bana Agra ile Yeni Delhi arasındaki iki yüz on kilometre yolu, ülkenin en gelişmiş karayollarından otobüsle ancak sekiz saatte kat edebileceğimizi söylememişti… Bunlara göre çok daha derin varoluş meseleleri de, çok daha küçük ve önemsiz başka bazı durumlar da çarptı beni. Yoksulluk karşısındaki tevekkül, bugüne dek bildiğim her tür razı oluşun ötesindeydi sanki ve yine hiç beklemediğim bir şey, Hindistan’da günlük hayatta rastlayacağım türlü çeşit egzotik hayvanın arasında boynuna köpek tasması gibi ip bağlanıp gezdirilen keçilerin de var olması oldu mesela… At arabası yerine deve arabaları; kamyon yerine yük taşıyan filler; kedi yerine kucağınıza atlayan maymunlar; yol kenarlarındaki tarlalarda gezinen tavus kuşları; ağaçların üzerinde çizgili sincaplar; kaldırımda sepetlerinin içerisinde oynatılmak üzere bekleyen kobra yılanları; havada uçan yeşil papağanlar ve daha yükseklerde kartallar; sokaklarda aniden karşınıza çıkan domuzlar; inekler, inekler ve her yerde inekler tamam da, boynunda iple gezen keçiler?! Hiç düşünmemiştim…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Tabii ki, bu çok renkli ülkeden aklımda kalan tek şey bu hayvan karmaşası değil… Öyle şeylere rastladım ki orada, bütün gezip görmüşlüğüme rağmen kendimi her birisiyle yeniden bir çocuğun tanıştığı her yeni güzellik karşısında duyduğu hayret ve hayranlık dolu şaşkınlığı yaşarken buldum. Çift şeritli bir şehirlerarası yolda, aradaki refüje rağmen, hem de son hızla ters yönden gelen kamyon şoförünün hiç frene basmamasına kimsenin şaşmadığı; caddelerin kenarlarındaki açık hava berberlerinin, içerisinde oturdukları pislik ve kokuyu aynı kaldırımdaki lokmacılar ve sokak çaycılarıyla paylaştığı; çocukların okullara taşınması için üzerine kasalar yerleştirilmiş üç tekerlikli motosikletlerin okul arabası niyetine kullanıldığı; korna çalmanın değil, çalmamanın yasak olduğu; insanların hiçbir konuda acele etmeden, hiçbir canlıyı incitmeden, en karmaşık koşullarda bile kavga etmeden yaşadığı benzersiz kentlerde, olağanüstü güzellikte sariler giyip tüm kollarını kaplayan bilezikler takmış alınları bindili, gözleri sürmeli dünya güzeli kadınlar gördüm… Kucaklarındaki çıplak çocuklarla dilenenleri de vardı; üstün bir asaletle etrafına yüksekten bakıp sürmeli gözlerini gökyüzüne çevirerek hızla yürüyüp gidenleri de… Hiçbir zaman kullanmayacağım vücut boyaları veya hangi sebepten satın alınması gerektiğini bir türlü düşünemediğim tahtadan yapılmış yılanları bana zorla satmaya çalışan sokak satıcılarından asla bir şey almamaya en kararlı olduğum anda; kara gözlü dik saçlı bir oğlan çocuğunun burnuma uzattığı ve neye yaradığını hiç anlamadığım o acayip tel objeye, nasıl olup da şu kadar rupi vermiş olduğuma şaşakaldım… Böylece, o garip biçimde cazip yaşamın çekimine nasıl kapıldığıma, nasıl farkında bile olmadan ama çok isteyerek o karmaşanın iç ritmine katıldığıma da ayrıca şaştım…

Duvarlarına mermer yerine değerli taşlar işlenmiş ihtişamlı anıtlar ile yakılmış ölülerin külleri arasında dolaşan sıska köpeklerin bir arada bulunduğu bir ülkeden bahsediyoruz ne de olsa… Dünyanın en zengin ve en yoksul ülkelerinden birisinden… Orada fil kafalı tanrılara adanmış tapınaklar ve inanılmaz güzellikte terk edilmiş kentler var; cüzzamdan elleri kopmuş insanlar da çok olağan, paha biçilmez değerde mücevherler ve ipek dokumalar da… Büyük Mugal imparatoru Ekber Han’ın çok sevdiği fili için yaptırdığı anıt mezar da Hindistan’da, yakılacak parası olmadığı için Ganj Nehri’nin sularına atılan cesetler de… Mevcut olan dinleri, konuşulan tüm dilleri, kast sisteminin inceliklerini, günlük adetlerin detaylarını, inançların karmaşık ahengini tam olarak bir seferde kavramak ne kadar zorsa; doğal güzelliğe, insanların renkliliğine, sanat eserlerinin eşsiz özelliklerine, tarihin zenginliğine, yaşamın inanılmaz temposuna doymak da o kadar olanaksız Hindistan’da. Kendimi tekrar tekrar “keşke daha önce gelseydim!” ile “acaba bir daha ne zaman gelebilirim?” arasında gidip gelirken yakalıyorum. Gerçi üç milyon küsur kilometre karelik bir ülkeden bahsettiğimiz için, tek seferde Hindistan’ın bütününü görmek mümkün değil ve bu yüzden gördüğünüz her güzellik ve ilginçlik karşısında aklınız sürekli göremediklerinize gidip “keşke” dedirtiyor ama ben nasılsa buraya tekrar tekrar gelmeye çok kararlıyım. Bu yüzden şimdilik daha ziyade kuzeyde dolaşmak niyetindeyim.

Macera Varanasi’de başlıyor. Bulunduğumuz bölge, Hindistan’ın kuzeyinde, Himalayların eteklerinde yer alan Uttar Pradesh bölgesi… Uttar Pradesh denilince de ilk akla gelen, Hinduizm’in yedi kutsal merkezinden birisi olan Varanasi kenti. Varanasi, Varuna ve Ganj nehirlerinin arasında kurulmuş ve kutsal nehir Ganj kentin yaşantısının merkezini oluşturuyor. Haberlerde okuduğumuz ölümcül izdihamların yaşandığı ünlü dini şenlikler, bir yandan yıkanıp arınırken bir yandan da aynı nehirde çamaşır yıkayan gözleri sürmeli kadınlar, ölülerin törenle yakıldığı tapınaklardan havaya yayılan sandal ağacı kokusu, bir yerlerde resimlerine mutlaka rastlamış olacağınız beyaz boyalı vücutlarıyla çıplak gezen radikal mezhep üyesi Hindular, ünlü güneşi-karşılayıp-uğurlama törenleri hep bu kentte. Efsaneye göre, Varanasi birkaç bin yıl önce Tanrı Shiva tarafından kurulmuş. Tüm Hinduların ölmeden bir kez görmeyi amaç edindiği, hatta pek çok kişinin nasip olursa ölmek için ömrünün sonunda kalkıp geldiği yer. Sokaklar, burada ölerek kutsanmayı uman hasta ve yaşlı Hindu hacılarla dolu; yıllık ziyaretçi sayısı bir milyonu aşıyor. Ama Varnasi’yi kutsal kabul eden tek din Hinduizm değil; bu kent Budistler ve Caynacılar için de özel. Bir çoğumuzun çocukluğundan kulağında kalan gizemli eski ismiyle Benares yani Varanasi, yeryüzünün en eski yerleşim merkezlerinden birisi ve Hindistan’ın da en eski kenti olarak kabul ediliyor. Kendisinden pek çok Hindu yazıtlarında söz ediliyor ve ismi, Hinduizmin iki temel eseri olan Ramayana ve Mahabratada da geçiyor.

Tüm bunlar doğrusu oraya gitmeden de zaten bilinebilir ama Varanasi, içerisinde birkaç gün yaşayınca insanı Hindistan’ın genel çarpıcı tablosunun da ötesinde, yaşamı boyunca ancak birkaç kez karşılaşacağı türden şaşırtıp etkiliyor. Bunun nedeni, orada karşılaştığınız herkesin son derece sakin bir doğallıkla benimseyip özellikle kanıksamış bir biçimde kabullendiği gündelik yaşam parçaları. Örneğin, Ganj boyunca sıralanmış  “gat” denilen tapınaklar ve saraylar, dünyanın başka kentlerinde göreceğiniz tapınak ve saraylarla uzak yakın hiçbir ilgisi olmayan yapılar. Gerek bu yapıların mimarisi, gerek ırmağın kıyısındaki taraçaların ve basamakların bu binalara bağlantısı ve gerekse bu kıyı boyunca gördüğünüz rengarenk insan kalabalığının bu tapınak ve sarayların çevresinde yerine getirdiği ritüellerin detayları, görüntünün başka yerlerdeki benzer yapıların ihtişam ve zenginliğinden çok uzaklaşmasına neden oluyor; Varanasi’de Ganj kıyısındaki saray ve tapınaklar bölgesi, en iyimser benzetmeyle dünyanın bizim yaşadığımız yöresindeki gecekondu mahallelerine benziyor. Kıyıdaki gatların hepsinde ölü yakılmıyor; önünde tüten dumandan hangilerinin bu işi yaptığı hemen belli oluyor zaten. Hinduizm inancına göre, ölüler yakılırlarsa günahlarından arınıp kutsanmış oluyorlar. Bu arınma işleminin tamamlanması için, küllerin de Ganj nehrine atılması gerek. Ama yakılmanın da ölenin ekonomik durumuna bağlı olarak, birbirinden farklı birkaç türü var. En makbul olan geleneksel metot, sandal ağacından yakılmış ateş kullanılması. Ağacın güzel kokusu, bu işin sevimsiz bir hal almasını da engelliyor. Ama sandal ağacı çok pahalı olduğu için bu sadece zenginlere nasip olan bir durum. Onun yerine bol miktarda elektrikli krematoryumlarla yetinmek zorunda olan aile mevcut olduğu için, nehrin kıyısındaki binalar şeridinin hemen arkasında bir de böyle krematoryum var. Hemen yüzünüzü ekşitmeyin ama çünkü durumun bundan beter olabilmesi de mümkün; eğer pek çok Hintli gibi hiçbir tür yakılma için yeterli paranız olamayacak kadar yoksulsanız, hiç değilse Ganj’ın günahlardan arındıran gücünden yararlanmak için cesedinizin kutsal nehire atılmasını garantiye almanız gerek! Kıyıda yıkanıp arınırken veya nehrin üzerindeki bir sandaldan güneşin eşsiz güzellikteki doğuşunu izlemekteyken yanınızdan nehirle birlikte akıp giden cansız bedenlerin sırrı bu işte… Sandal ağacı öyle pahalı ve bu ağacın ticaretini yapmak o denli karlı ki, Varanasi kentinin en zengin kişisi, bir ölü yakıcı! Bu şahsın nehir kenarında, süslü yüzeyi ve balkonundaki sürrealist aslan heykelleriyle diğer binalardan hemen ayrılan “muhteşem” bir sarayı var. Bir tür traji-komik mafya hikayesi ki, bana biraz Kustrica filmlerinin naif Roman sokak çetelerini hatırlatıyor. Bu ölü yakma hikayeleri canınızı sıktıysa, size “beterin beteri var” dedirtip bu duyduklarınıza şükrettirecek bir şey anlatmalıyım: Şimdilerde hiç değilse artık kocası ölen kadınları ölüyle birlikte diri diri yakma adeti kalkmış bulunuyor. Dua edelim ki böyle çünkü aksi takdirde anlattıklarım çok daha acıklı bir başka boyutta olurdu herhalde!! İçiniz mi daraldı? Haklısınız tabii ama ne yapalım ki, Hindistan işte böyle farklı ve çarpıcı gerçekler taşıyan bir ülke…

Alışkın olmadığımız tüm bu görüntüler bir yana, hayatımda gördüğüm en dingin, en duru, en güzel güneş doğuşu manzaralarından birsini Ganj’ın üzerinde izlediğimi itiraf etmeliyim. Doğrusu, Ganj nehrinin çok pis olmasını beklerken, bir mucize sonucu sürekli kendisini temizleyerek pırıl pırıl kalmış suları üzerinde güneşin doğuşunu izlemek ve bir yandan bu inanılmaz dinginliği ruhuma yedirirken bir yandan da sesleri bana ulaşamayan, telaşı bana dokunamayan kıyıdaki tapınma karmaşasının hayalini uzaktan izlemek, anlatması zor bir gönenme duygusu verdi bana. O kısa birkaç dakika boyunca, bir gün evvel nehri ilk gördüğümden beri kafamda evirip çevirdiğim “Allah rızası için şu suyu ağzınıza burnunuza sürmeyin; hiçbir şey olmasa, nehrin yüz metre yukarısındaki küçük otellerin hepsi kirli çarşaf ve havlularını nehirdeki taşlara vurarak yıkıyorlar” lafının silinip gittiğini fark ettim; hiçbir şeye aldırmadan yalnızca doğayı izleyerek arınmanın ve yenilenmenin gücüne inanmak istediğimi fark ettim; başka hiçbir şey düşünmeden böylece huzurlu bir dinginlikte de mutlu olunabileceğini fark ettim; kendimizi bildik bileli biriktirdiğimiz “doğruların” belki de tamamen göreceli olduğunu ve aslında yere, zamana ve duruma göre bal gibi değişebileceğini anladı; neredeyse kısacık bir aydınlanma anı yaşayarak kendimi bulunduğum coğrafya ile bütünleşmiş gibi hissetim…

Tüm bunlar bir yana, yine de Varanasi’den aklımda başka iki şey kaldı: Hindu rahiplerin her akşam tekrarladığı bir dini ritüel olan “güneşi uğurlama töreni” ve kentin akıllara durgunluk veren, anlatılması herhalde olanaksız, eşini benzerini hiçbir yerde görmediğim trafik karmaşası. Kaldığım otelden nehir kıyısına inmek üzere yola çıkıyorum; amacım “güneşi uğurlama” törenini izlemek ve Ganj’a içerisinde mum yanan çiçek tabaklarından bırakarak dilek dilemek. Gitmem gereken mesafe yürüyerek yarım saat bile değil ama “çekçek”e binerek kenti bir baştan bir başa böyle geçme önerisini kabul ediyorum. İyi ki de öyle yapıyorum çünkü sonuçta, yürüyerek gelebileceğim hızın aşağı yukarı yarısını ancak yaparak ayini kaçırma tehlikesi atlatmama rağmen, hayatımın en ilginç deneyimlerinden birisini yaşıyorum. İki kişilik çekçekleri, değil bir arbayı ve sizi, kendilerini bile nasıl olup da taşıyabildiklerine çok şaşıracağınız kadar zayıf adamlar çekiyor. Sıska çekçek sürücüsü, arabaya binenlere bir göz atıp ağzına bir miktar “betel” atıyor ve özellikle Yemen’de çok bol miktarda kullanıldığını bildiğim bu uyarıcının sayesinde zorlanmadan çekip götürüyor sizi …diyeceğim ama zaten çok fazla gidemiyorsunuz çünkü trafik kelimesinin anlamı burada farklı bir şey galiba! Bu noktadan sonra yaşanan ve Hintliler tarafından belli ki çok doğal karşılanan karışıklığı anlatmama gerçekten imkan yok. Durmadan kendi kendime “Tanrım ben bunu nasıl anlatacağım başkalarına; olanaksız” deyip duruyorum. Ben bunu söylerken, ya yanımda giden birisi motosikletinin üzerinden düşmeden fren yapabilmek için bacağıma tutunmuş oluyor, ya da benim “şöförüm” yolu açabilmek için inip yandaki çekçeki kenarına takıldığı bir arabadan kurtarmak için burnundan kaldırmış oluyor. Tam yol açıldı zannederken, birden arabaların ortasına alımlı edalı bir Hintli kadın ve kucağındakiler ve peşinden gelenler düşüveriyor. Hanım silme bilezik dolu kollarını şıngırdatarak durmamızı emrediyor ve hatta ne hakla onun geçmesi ihtimali olan bir yoldan gidebilmeyi aklımızdan geçirme cüretinde bulunduğumuzu falan soruyor kendi dilinde galiba!! Sonra tam artık herhalde herkes mutlaka kavga edecek derken, sürücü kadına birşeyler söylüyor, arkadaki arbadan çıkan birisi sürücünün sırtını sıvazlıyor; öndeki arbadan inip yürüyen adam tekrar binmeye karar veriyor falan… Ve tek bir dalaşma olmadan herkes kendi aracına dönüyor. Bir dakika sonra yol caddeyi enine geçmeye karar veren başka bir araba yüzünden yeniden tamamen bloke oluyor. Hemen ardından trafiğin doğal bir parçası olarak bu karmaşanın içerisinde yer alan bir deve arabasını çekmekte olan deve huysuzlandığı için ileride kopan kıyametin gürültüsü ulaşıyor bize ve tam hareket etmişken yeniden aşağı yukarı yirmi dakika hiç yerimizden kıpırdayamamak üzere duruyoruz… Arabaların, motorların, çekçeklerin vaziyeti belki bir ekose kumaşın dokusuna benzetilerek tanımlanabilir ancak… Belki de en iyisi, bu ilginç karmaşayı unutup yürüyerek yirmi dakika sürecek olan yolda kırkbeş dakikadan fazla oyalandıktan sonra ulaştığım kıyıda gördüğüm ayini anımsamak. Özellikle turistik olmadığı, Hindu dininin standart bir ritüeli olduğu için çok ilginç olan bu ayin boyunca, yine tüm ülkenin rengarenk panoramasını izlemek mümkün. Ama beni en çok etkileyen ne ayini yürüten gencecik Hindu rahipler; ne oruç döneminde olduğu için garip giysiler içinde kendine göre bir tapınma durumunda olan Budistler; ne de adak mumları ve çiçeklerden yapılmış taçlar satan çocuklar… En çok etkilendiğim şey, her gece tam da bu sıralarda üzerine salıverilen mumların ışığıyla bir gelin edasına bürünen Ganj’ın kıyısından karanlık nehrin gizemli bir aydınlığa bürünmesine neden olan ışık yüklü minicik çiçek kayıklarının süzülüşünü izlemek… Üstelik size fazla naif gelebilir ama ben hala o gece Ganj nehrine bıraktığım çiçekli mumların üzerine dilediğim dileğin gerçekleşeceğine yürekten inanıyorum nedense.

Varansi’nin büyüsünden çıkmak çok zor olsa da, aklımın bir kısmını orada bırakarak yoluma devam ediyorum ve artık Delhi’deyim. Yeni Delhi, dünyanın en yeşil kentlerinden birisi, geniş bulvarlar, bu yörede çok etkin olan Moğol tarzının en güzel örneklerini oluşturan parklar ve etkileyici binalarla dolu bir başkent. Ama ilginç olan, bu yeni ve modern kent öğelerinin hemen yanında yer alan ve bahsettiğim görüntülerle tam bir zıtlık oluşturan  yüzlerce yıllık yapılar, fakir kulübeler ve derme çatma/eğri büğrü yapılar çünkü Delhi dünyanın en eski kentlerinden birisi. Hatta aslında yedi farklı zamanda yedi kez inşa edilmiş veya belki “Delhi’nin bulunduğu noktada yedi farklı döneme ait yedi değişik kentin kalıntıları bulunmuş” demek daha doğru olur. Doğal olarak böyle eski ve köklü bir tarihin izlerini üzerinde hissedilir biçimde hala taşıyor; sahip olduğu bu zengin mirastan kaynaklanan pek çok ilginç özelliği var. Bu yedi kentten sonuncusunu ünlü Mugal İmparatoru, Tac Mahal’in yaratıcısı Şah Cihan kurmuş ve kente kendi adını vermiş: Şahcihanabad. Bugün Delhi tüm modern yapılanmasına rağmen, aslında “yeni” ve “eski” olmak üzere iki bölüme ayrılıyor ve günümüze kadar ulaşarak bugün “Eski Kent” adıyla anılan bölümleri de işte bu dönemden kalma. İnsan Delhi’nin muazzam bir cazibe oluşturan bu zıtlıklarını en iyi eski kentin eğri büğrü daracık ara sokaklarında dolaşırken ve Şah Cihan’ın kızı rahat alışveriş yapabilsin diye tasarladığı Chandni Chowk çarşısında olup bitenleri izlerken gözlemliyor. Bu çarşı bambaşka bir alem ve neresinde durursanız durun çeşit çeşit yiyecek satıcıları, Hindistan’a geldiğinizden beri alışmaya çalıştığınız inanılmaz pislik ve satılanların parlak cazibesi sizi tekrar tekrar şaşırtıp sersemletiyor. Özellikle ışıl ışıl yaldızlı kumaşlar, geleneksel olarak birçok tanesi bir arada takılan türlü desende bilezikler ve halhallar, rengarenk sariler ve iki kaşın arasına yerleştirilerek takan kadının hem zevkini hem de kimi zaman toplumsal konumunu gösteren “bindi”ler bırakıp gitmeye gönlünüzün hiç razı olmayacağı inanılmaz derecede çekici ve şenlikli bir cümbüş içerisindeler. Doğrusu ben daracık labirentimsi ara sokaklarda kaybolmak için inanılmaz bir dürtü hissedip gidecek daha çok yer olduğu için (zor da olsa) kendimi  tutuyorum. Sonradan geri bakınca da, ruhumda kalanların daha çok birbirinden çarpıcı insanlar ve dokunduğum zaman içime bir sıcaklık akıtan yumuşacık ipekliler olduğunu fark ediyorum; bir de çevredeki karmakarışık ve hepsi hem tek tek hem de bir arada güzel renkler. Zaten bu gezinin başından beri beni sık sık şaşırtan bir durum; Hindistan’da sanki aynı renkleri daha önce hiç görmemiş, hayatımda daha önce hiç ipekli kumaş okşamamış gibiyim… Yine de ruhuma takılı kalanlar bir yana, Delhi’den aklıma capcanlı yer eden bir sürü başka imge de var; yapılış sebebi hala bir tartışma konusu olarak kalsa da dünyanın en ilginç anıtlarından birisi olduğu tartışmasız kabul edilen 72.5 metre yüksekliğindeki tuğla kule/minare Kutub Minar; Mugal (veya Babür) İmparatorluğu’nun en güzel yapıtlarından birisi olan ve gerek mimarisi gerekse bahçesindeki çeşmelerle Tac Mahal’in küçük bir benzeri olarak kabul edilen Hümayun Türbesi; dünyanın belki de en ihtişamlı saraylarından birisi olan Raştrapati Bhavan (Başkanlık Sarayı); renkli kremayla bezenmiş bir pastaya benzeyen Hindu tapınağı Laxminarayan; Mahatma Gandhi’nin öldükten sonra yakıldığı noktada yer alan ve onun mezarı kabul edilebilecek bir ziyaret yeri olan Rac Gat; Hz. Muhammed’in sakalından bir parça barındıran Cuma Camisi; 1. Dünya Savaşı’nda ölen askerlerin anısına yapılmış olan elli üç metre yüksekliğindeki Hindistan Kapısı; 1600’lerden beri kenti çevreleyen ve İngiliz hükümranlığından kurtuluşun üzerine asılan bir bayrakla duyurulduğu kırmızı kum taşından inşa edilmiş Red Fort (Kızıl Kale); ünlü Baha’i Lotus Tapınağı; insana manzarasıyla özellikle gün batımında eşsiz bir dinginlik sunan Yamuna Nehri…

Tanıdığım her kentle kafam biraz daha karışarak; bir yandan hiç bıkmadan (ve ne yalan söyleyeyim bir türlü beceremeden!) Hindu felsefesini tam anlamıyla çözmeye çalışarak; yol boyunca, gözlerimin önünde uçuşan “geride bıraktıklarım” ile hayalimi zorlayan “ileride beni bekleyenler” arasında aklım çarpışarak ve her gittiğim yerde bir kez daha bu eşsiz karmaşanın içine karışmaktan ne kadar mutlu olduğuma şaşırarak, Jaipur’a doğru yola çıkıyorum. Jaipur’a yani “pembe kent”e… Belirli bir renkle anılan benzer başka kentlerin öykülerinden farklı bu ismin nedeni çünkü genelde olduğu gibi yapılarda kullanılan taşların veya yöredeki toprağın rengiyle ilintili değil. 1853’de Prens Albert kenti ziyaret ettiğinde kendisini güzel karşılayıp iyi ağırlamak istediklerinin göstergesi olarak, Jaipurlular şehirlerini geleneklerine göre karşılama rengi olan pembeye boyamışlar. O günden beri de bu rengi koruyup kentin “pembe kent” olarak anılmasına neden olmuşlar.

 

Kurulduğu günden beri bir mihraceler kenti olan Jaipur bugün artık Rajastan eyaletinin başkenti ve Hindistan’ın belki de planlanarak yapılmış tek şehri olma özelliğine sahip. Yörenin 1600’lerin sonundan itibaren mihracesi olan II. Sawai Jay Singh, ilk başkenti olan Amber kentinin su rezervlerinin giderek azaldığını gördüğü için daha uygun bir yere yeni bir kent kurmaya karar vermiş ve 1727 yılında, bilenlere de danışarak Hindu felsefesinin klasik mimari anlayışına uygun bir şehir tasarlamış. Hindu ibadet tarzının bir ritüeli olarak da algılanabilecek bu anlayışa göre tamamen geometrik bir dizayn uygulandığı için, Jaipur orijinal olarak düzenli paralel yollardan ve belirli sayılara uyularak bunların üzerine yerleştirilen binalardan oluşmuş. Astrolojiye çok meraklı olan II. Sawai Jai Singh, bu binalarda astrolojik ölçülere göre kutsal rakam olan dokuzu ve katlarını esas alan dizaynlar uygulatmış. Kent şu anda bu geometrik düzeni çevreleyen haşmetli surların dışına taşarak oldukça dağılmış olsa da, bu haliyle bile Hindistan’daki diğer kentlere ve o kentlerin karmaşık ve kendiliğinden gelişmiş dağınık planlarına gerçek bir zıtlık oluşturuyor. Kısacası Jaipur  tarih, doğa, kültür gibi bir kente anlam veren pek çok unsurun özenli bir planlamayla son derece özgün bir karışımını tüm güzelliğiyle içerisinde taşıyan mücevher gibi bir kent. Aslında güçlü bir askeri geçmişi olan, surlarla çevrili bir ortaçağ kenti ve kentin modern bölümü ve doğal güzelliği bu tarihi özelliklerle bir araya gelince son derece çarpıcı bir görüntü yaratıyor.

Gerçi Jaipur “pembe kent” lakabını Galler prensinin ziyaretinden almış ama pembeye yakın bir renkteki kum taşından yapılmış olan binalar da yok değil kentte ve kim bilir belki bu durum aslında pembenin kentin resmi rengi sayılmasının da nedeni. Söz konusu pembe yapıların en ilginciyse, tarihi kentin en işlek caddesinde yer alan Hawa Mahal. Bu eşi benzeri pek bulunmaz bina aslında arkasında yer alan ihtişamlı sarayın ön yüzünü oluşturan bir yapı. Yani caddeden baktığınızda büyük bir bina gibi görünen şey aslında içerisinde dar bir koridor üzerinde ufak odalar barındıran beş katlı ve piramide benzer kalın bir duvar. Kırmızı ve pembe renkli kum taşından yapılmış ve Hindu tanrısı Krişna’nın tacının biçimini taşıyor. Ayrıca da dokuz yüz elli üç adet çevresi dantel gibi işlenmiş küçük penceresiyle, petek deseni oluşturacak ve dolayısıyla bir arı kovanını hatırlatacak şekilde dizayn edilmiş. Sarayın harem kadınları bu pencerelerin arkasında oturarak önlerindeki kentin ana caddesinde olan bitenleri ve özellikle de şenlikleri ve törenleri dışarıya yüzlerini göstermeden seyrederlermiş. Özellikle sabah erken saatte görülürse, üzerine vuran gün ışığının sayesinde inanılmaz bir hoşluk oluşturuyor Hawa mahal.

 

Jaipur, Rajastan bölgesinin tipik bir özelliği olan göller üzerinde yapılmış yazlık sarayları; kalabalık ve karmaşık çarşısı; bu çarşıda satılan dokumalarının güzelliği; çarşının sonundaki meydanın hemen yanına yerleşmiş olan sokak çaycısı ve eski Mihrace Sarayının insana geçmiş hayatların detaylarını hala anlatan farklı köşeleriyle beni sürekli şaşırtıp mutlu ediyor ama kente dair en fazla aklımda kalan ve muhtemel ki gelecekte beni en fazla “geri çağıracak” olan mekanların Amber Kalesi ile Jantar Mantar adındaki rasathane olduğunu düşünüyorum. Amber kalesi en fazla saray bölümündeki ünlü “Şiş Mahal” yani aynalı salonla hayran bırakıyor beni kendine çünkü binlerce küçük aynayla kaplı duvarlar sadece ışığı ve benim yüzümü değil, orada yüz yıllar boyunca yaşanan kim bilir ne öyküleri de paramparça biçimde yeniden bugüne yansıtıyormuş gibi geliyor bana. Ama asıl Amber Kalesi’ne gidişimizin keyfini asla unutamayacağımı ilk andan itibaren biliyorum çünkü belirli bir noktaya kadar ciplerle tırmandığımız yolun son kısmını, tıpkı Ortaçağ aristokrasisinden Hintli bir leydi gibi, yüzleri ve vücutları rengarenk boyalarla ve çiçek resimleriyle süslü fillerden birinin üzerinde tamamlıyorum. Bu vesileyle fillerin Hindistan’da önemli bir ulaşım ve taşıma aracı olarak kullanıldığına bir kez daha şahit oluyorum. Çok dayanıklı hayvanlar oldukları için arabaların ulaşamadığı ücra köşelere bile sıkıntısızca gidiyor filler ve Hindistan hala ülkenin bir ucundan öbürüne kadar, yolun belli bir bölümünde filleriyle birlikte trenlere binseler de, aslında temel olarak fil sırtında seyahat eden insanlarla dolu. Bir filin sırtına binebilmek de tabii ki özel bir beceri gerektiriyor ama bir kez alıştıktan sonra da anlaşılan keyfine doyum olmuyor.

Jaipur’dan ayrılmadan başka yerlerde kolay kolay benzerine rastlamadığım bir mekana, astroloji meraklısı mihrace II. Sawai Jai Singh’in ülkesinde kurduğu beş rasathaneden en ünlüsü olan Jantar Mantar’a gidiyorum. UNESCO tarafından dünya kültür mirası olarak kabul edilen bu ilginç gözlemevi, hem zamanının çok ilerisinde bir bilimsellik hem de Mugal İmparatorluğu’nun ihtişamından izler taşıyor. Kelime olarak “alet ve formül” anlamına gelen Jantar  Mantar, zamanı ölçen, yıldızların hareketlerini takip eden, ay ve güneş tutulmalarını hesaplayan ve gezegenlerin hareketlerini izleyen on dört adet dev alet barındırıyor ve yerel taşlar ve mermerden yapılmış bu aletlerden yirmi yedi metre yüksekliğindeki güneş saatinin dakikliği insanı özellikle şaşırtıyor.

Jaipur’dan sonra yolum Agra kentine… Buraya gitmemin nedeni, tabii ki ünlü Tac Mahal’i görmek. Kendimi biraz bilip dünyadaki ilginç yerlerle ilgilenmeye başladığım ilk andan beri hep “mutlaka görülecekler” listemin başında olduğu halde bir türlü gitmediğim bir yer Tac Mahal; bu yüzden yol boyunca çok heyecanlıyım. Kolay değil, eğer İngiliz yazar Edward Lear’ın dediği gibi “dünyadaki insanları iki sınıfa ayırmalı; Tac mahal’i görenler ve görmeyenler” diye düşünecek olursam, yeryüzündeki varlığım birazdan sınıf ve anlam değiştirmek üzere…

Etrafında var olan bunca büyü ve hakkında daha görmeden edindiğim onca ilginç bilginin yarattığı heyecan yetmezmiş gibi, oraya vardığımda anıt mezarın net görülmesini engelleyen bir sisle karşılaşıp yıllardır istediğim buluşmayı yaşamak için güneşin yükselip havadaki buğuyu yok etmesini beklemek zorunda kalıyorum. Tac Mahal’in kıyısında bulunduğu ve bazı kaynaklara göre bu anıt mezar kompleksinin planı içerisinde cennetin ırmaklarını sembolize eden Yamuna nehrinin yarattığı iklimin bir cilvesi bu sis. Tüm bölgeyi buğulu bir gözle görmemize neden oluyor. Ama birkaç saat içerisinde Tac Mahal’in nazlı silueti sonunda nihayet önümde tüm ihtişamıyla net olarak belirince, karşımdaki görüntünün sadece bu son birkaç saate değil, buraya gelmek için beklediğim tüm yıllara değdiğini düşünüyorum. Hindistan’daki İslam mimarisinin en güzel örneği, ölümsüz aşkın yeryüzündeki en önemli sembollerinden birisi, mimari inceliğin ve süsleme sanatında sade ihtişamın ölümsüz eseri Tac Mahal. Ünlü Mugal imparatorluğunun en güçlü ve zengin döneminde, hükümdar Şah Cihan tarafından 1631’de on dördüncü çocuğunu doğururken ölen üçüncü karısı ve çok sevgili gözdesi Mümtaz Mahal için yaptırılmış. Şah Cihan o kadar yıkılmış ki bu ölümden, eşini ölümsüzlüğe ulaştıracak ve dünya durdukça aşklarını hatırlatacak bir eser yaratmaya karar vermiş ve ortaya Tac Mahal çıkmış.

Tac Mahal aslında sadece bir mezardan ibaret değil; içerisinde ihtişamlı bir kapı, oya gibi taş işçiliği olan bir mescit ve şimdilerde orijinal dizaynı bozularak İngiliz tarzı düzenlenmiş olan büyük bir bahçenin de yer aldığı bir kompleks. Türbe vazifesi gören ana binanın muhteşem kubbesi, yüzey süslemeleri, silueti, minareleri, iç dekorasyon detayları tabii ki bu kompleksin en önemli unsurlarını oluşturuyor. İnşası için yirmi bin kişi çalışmış ve türbe daha önce tamamlanmış olsa da, mekanın tümünün inşa edilmesi tem yirmi iki yıl sürmüş. Özellikle kubbesinin sadece görüntüsü değil, teknik özellikleri de çok ünlü ama bana daha ilginç gelen bir yönü var; yükseklikleri kırk metreyi geçen iki minaresi mevcut bu türbenin ve bu minareler o dönemde sık sık rastlandığı gibi yıkılırlarsa, ana binaya zarar vermesinler diye genelde alışkın olduğumuz gibi binaya bitişik değil, ondan oldukça açıkta yer alıyorlar.

Tac Mahal’in inşaatında çalışanlar arasında kubbeyi yapan bir Osmanlı mimar da var.  Zaten inşaatın her aşamasında sadece Hintlilerin değil, Suriye, İran, Osmanlı İmparatorluğu ve Belucistan’dan her işin en iyisini yapanların çalıştığı biliniyor. Şah Cihan yörenin mihracesi Jai Singh’e Agra kentinin ortasında muazzam bir saray vererek Tac Mahal için uygun gördüğü yeri satın almış. Zaten yönetiminin başından beri Hindistan’da bina yapımında genelde kullanılan pembe/sarı renkte kum taşının yerine beyaz mermeri tercih ederek farklı bir yapı stili gelişmesine neden olmuş olduğundan, Tac Mahal’de de bu tarzı uygulatmış. Burada Rajastan’ın Makrana bölgesinden gelen beyaz mermerler kullanılmış. Bu mermer tül gibi ince işlenmiş olduğu şeffaflık kazanmış; neredeyse arkasını gösteriyor. Ama Tac Mahal için kullanılan özel malzemeler mermerle kısıtlı kalmamış; Hindistan ve Asya’nın dört bir köşesinden en iyi kalite değerli malzemelerle yapılmış Tac Mahal ve bunları Agra’ya taşımak için inşaat süresince toplam bin adet fil kullanılmış. Mümtaz Mahal’in türbesinin üzerindeki süslemeler boya veya resim değil, değerli ve yarı değerli taşlarla yapılmış kakma işçiliğinden oluşuyor. Bunun için kullanılan taşların başında mercan, akik, lapis lazuli ve malahit geliyor. Zaten Agra bugün de aynı ince mermer işçiliğinin merkezi olarak biliniyor ve aynı teknikle değerli taşlarla süslenmiş mermer eşyalara her yerde rastlanıyor. Tac Mahal’in süslemesi için kullanılan jasper taşı Pencap’tan, yeşim ve kristal Çin’den, turkuaz Tibet’ten, lapis lazuli Afganistan’dan, safir Sri Lanka’dan, akik Arabistan’dan gelmiş ve toplam yirmi sekiz çeşit değerli taş kullanılmış. Bugün bu orijinal süslerin çoğu artık yok çünkü 19. Yüzyılda ilgisizliğin pençesine düşen Tac Mahal oldukça bakımsız kalmış ve 1857’deki Hint ayaklanması sırasında İngiliz askerler türbenin yüzeyinde yer alan değerli taşların hemen hepsini oyup alarak canım süslemeleri yok etmişler. Hindistan valiliği sırasında Lord Curzon’un yaptırdığı restorasyona rağmen bugün üzerinde sadece yarı değerli taşlar kalmış durumda.

Tac Mahal’in planı tamamen Şah Cihan’ın saplantısı olan simetri anlayışına uygun olarak hazırlanmış, türbede her şey simetrik. İlginç bir ironi olarak, bu simetriyi bozan tek şey Şah Cihan’ın kendi mezarı çünkü Mümtaz Mahal’in mezarı türbenin tam ortasında ama Şah Cihan oğlu tarafından tahttan indirilince, kendisi için Yamuna nehrinin karşı kıyısında Tac Mahal’in tam karşısında ve onun simetriği olarak düşündüğü siyah mermer türbeyi yaptıramamış ve yine oğlu tarafından karısının mezarının yanına gömülerek, çok meraklı olduğu simetriyi bozmuş. Aslında Şah Cihan’ın öyküsü, sadece çok sevdiği kadını kaybetmiş olmanın ötesinde acıklı çünkü rivayete göre, oğlu tarafından hapis tutulduğu Agra Kalesi’nde tek arzusu karşıdan Tac Mahal’i görebileceği bir odada oturmak olmuş ve sonunda da sevgili karısının türbesini seyrederek ölmüş. Zaten Tac Mahal söylentisi bol bir mekan; inşaat süreci hakkında da bir sürü tevatür var. Bunların arasında doğruluğa daha yakın gibi görünenlerin çoğu gizlilikle ilgili. Şah Cihan yarattığı anıtın eşsiz olmasını istediği için çalışan tüm sanatçılara ve işçilere gizlilik yemini ettirmiş; hatta bazılarını da bu yemine uymayacakları korkusuyla hunharca öldürmüş.

Tac Mahal’in öyküsü böyle… Öykünün gerçeklik boyutu yeterince özel ve etkileyici olduğu halde, anıtın akla gelebilecek her yönüyle ilgili bir de “şehir efsanesi” mevcut… Aslında pek çok ünlü yapıt için benzerleri yaratılmış söylentiler bunlar belki ve bu kadar önemli bir mekan söz konusu olunca herhalde kaçınılmaz oluyorlar ama bazıları gerçekten insanı gülümsetiyor. Sonra da, “ama” diyorsunuz, “ya doğruysalar?” Örneğin, İngiliz vali William Bentinck’in mermerlerini açık arttırmayla satıp kaynak elde etmek için türbeyi yıktırmak istediği; Şah Cihan’ın inşaat için türbenin üzerine kurulan duvardan iskelenin aylar sürecek yıkımı sırasında işin uzayacağını gördüğü için tuğlaları sökenlere bağışlayarak bu yıkımın bir gecede gerçekleşmesini sağladığı; kıyısında bulunduğu Yamuna nehrinin su seviyesi gittikçe düştüğü için mezarların beş yıla kadar çökeceği veya Tac Mahal’in aslında Mugal İmparatorluğundan çok önce Hindu racalar tarafından yaptırıldığı gibi birbirinden ilginç pek çok anlatıdan istediğinizi ciddiye alabilirsiniz ama bu Tac Mahal’in sadece UNESCO Dünya Kültür Mirası listesinde değil aynı zamanda son yıllarda açıklanan Dünyanın Yedi Yeni Harikası arasında da olduğu gerçeğini değiştirmez. Dünyanın pek çok yerinde yapılmış olan benzerleriyle, hakkındaki türlü çeşit efsaneyle, karşı karşıya bulunduğu aşınma ve yıpranma tehlikeleriyle, her yıl cezbettiği milyonlarca turistle belki de varlığının gerçek amacını bile aşan bir cazibenin merkezi Tac Mahal. Üstelik onu eğer yaratıcısı Şah Cihan’ın dizeleriyle anlatacak olursam, “suçlular eğer buraya sığınırlarsa günahlarından arınıyorlar”…

İçerisinde efsanevi Kohinur elmasını da barındıran hazinesinin zenginliğiyle ünlü Agra’dan Tac Mahal dışında hatırladıklarımın başında Agra Kalesi geliyor. Kırmızı kumtaşından yapılmış bu heybetli yapı Hindistan’da gördüğüm tüm diğer Mugal kaleleri gibi, aslında bir saray kompleksinin parçası, sadece bir koruma duvarı değil. Bu yüzden de, içerisinde pek çok güzel saray köşesi barındırıyor. Bunların arasında benim en fazla ilgimi çeken yine Şah Cihan’ın oğlunun esiri olarak sekiz yıl yaşadığı sekizgen kule (Musamman Burç) oluyor. Yamuna nehrini ve Tac Mahal’i karşıdan gören penceresinin manzarasından başka ilginç bir tarafı olduğundan değil; dünyanın neresine ve zamanın hangi bölümüne gidilirse gidilsin insanlarda var olan iktidar hırsının değişmediğini çok net olarak önüme koyduğu için.

Agra’dan ayrılmadan, gezinin en keyifli olaylarından birisini yaşıyorum. Akşam yürüyüşüne çıktığımızda peşine takıldığımız bir gelin alayının sahipleri bizi ısrarla düğünlerine davet ediyorlar. Orada bulunduğumuz mevsim “düğün mevsimi” olduğundan sık sık bir gelin alayına rastlamak mümkün yollarda. Bildiğiniz üniformalı müzisyenlerden oluşan bir bando mızıka eşliğinde, damadın ailesi gelini alıp düğün mekanına getiriyor. Bu bandoları kentin her yerinde müşteri beklerken görmek mümkün aslında. Müzik çalarak, dans ederek ilerliyor gelin alayı ve yürüyüşe geleneksel olarak kullanılan meşalelerin yerine helezon şeklindeki halojen ampullerden oluşan fenerler eşlik ediyor. Görüntü Hindistan’da rastladığınız herhangi bir şeyden daha az çarpıcı değil çünkü doğal olarak bu ampullerdeki elektrik için bir kaynak gerektiğinden, düğün alayına sırtında jeneratörler taşıyan develer eşlik ediyor. Meşaleler ne kadar daha nostaljik olurdu diye hayıflanmakla develerin haline bakıp çok eğlenmek arasında gidip geliyorum. Nedense her şey bana bir gece evvel kentin popüler sinema salonlarından birisinde izlediğim tamamen farklı bir konudaki Bollywood filmini anımsatıyor. Orada gördüklerimden çok, daha önce duyduğum ve evlilikle ilgili olduğu için şimdi aklıma gelen sürrealist öyküler yüzünden olsa gerek. Hindistan’da evlilik, astrolojik haritalara bakılarak burçlara göre ayarlanması gereken bir şey. Evlenecek olan çiftin burçlarının mutlaka birbirine uyması gerekiyor. Bu konuda yapılan kehanetleri ciddiye almamak diye bir şey söz konusu değil. Eğer burçlar uyuyorsa evleniyorsun; uymuyorsa, diğer faktörler (sevgi de dahil!) ne denli tamam olursa olsun, vazgeçiyorsun! Zaten uygun kasttan olmak, ailelerin onayını almış olmak, geçerli yöntemlerle tanıştırılmış olmak gibi pek çok ön koşulu olan evlilik, bu burç uyumu ve yıldız falında çıkanlar sayesinde zaman zaman tamamen karmaşık bir hale geliyor. Fakat ilginç olan, diğer tüm koşullardan yavaş yavaş vazgeçilse de, astrolojik onaydan asla ödün verilmemesi. Bize neredeyse şaka gibi gelen bu durumun ciddiyetine örnek olarak bana yakın zamanda yaşanmış bir olay anlatıyorlar. Ülkenin en çok sevilen Bollywood yıldızlarından birisi, en az kendisi kadar yakışıklı, başarılı ve ünlü sevgilisiyle ideal bir çift olduklarına karar verip evlenme kararı alıyor. Her şey peri masalı gibi ama yıldız falı güzeller güzeli kızımızla ilk evlenenin bir yıl içerisinde öleceğini söylüyor! Allahtan Hindu inançları ve Hint gelenekleri her tür durum için uygun bir çözüm üretebiliyor. Ünlü yıldız derhal kurban seçilen bir ağaçla evlendiriliyor ve lanetin geçmesi için bir yılın tamamlanması bekleniyor! Formalite icabı yapılan gerçeküstü bir evlilik olduğu için geçiştirildiğini sanmayın; evlilik klasik bir düğün eşliğinde gerçekleştiriliyor! Ben oradayken bu bir yıl dolmuş, ilk eşi olan ağaçtan ayrılan kızımız da kendisini bekleyen sevgilisiyle yeni evlenmişti. Damat bey bu durumda ikinci eş olduğundan, artık herhangi bir tehlikenin söz konusu olmadığı müjdesini aldım. “Onlar ermiş muradına…” ama ya zavallı ilk eş? İster inanın ister inanmayın, yıldızın ilk eşi olmak üzere seçilen zavallı ağacın çok kısa bir süre sonra “bilinmedik bir nedenden” kuruyarak, bu fani dünyadan ayrıldığını söylediler!

Daldığım bu evlilik ve düğün düşüncelerinden beni düğünün sahibi uyandırdı; arasına karıştığımız gelin alayının yürüyüşü, düğünün yapıldığı bahçede son bulmuştu. Hararetle davet edildiğimiz düğüne memnuniyetle katıldık ve oldukça kalabalık sayımıza rağmen onur konukları olarak benzerine ancak Türkiye’de rastlanacak bir misafirperverlikle ağırlandık. Aileler teker teker kendilerini tanıtıp bizi hoşladı; büfedeki yemeklerin (ki Hindistan’da olduğum sürece yediğim en iyi yemeklerdi) herkesten önce bize servis yapılması sağlandı. Sıra gelinle damadın ortaya çıkmasına gelince, üzerinde bulundukları sahneye, en yakın aile fertleriyle birlikte biz de davet edildik ve seremoninin ortasında yerimizi aldık. Bizi durmadan kayda alan kameralara gülümserken kendi kendimize, “herhalde torunlarına anlatacakları bir deneyim oldu düğünlerinde İstanbul’dan konuklar bulunması” diye düşünüp biz de bu keyifli geceyi kendi torunlarımıza anlatmak üzere dağarcığımızdaki yerine kaldırdık. Geriye benim aklımda en çok bu koyu renk tenli insanların gerçek anlamda inci gibi parlayan dişleriyle içten, aydınlık ve sıcacık gülümsemeleri kaldı; bir de davetli hanımların giydiği inanılmaz güzel, birbirinden renkli ve süslü sariler…  Katıldığımız düğün orta halli bir ailenin, Bollywood filmlerinde gördüğümüze çok benzeyen geleneksel düğünüydü. Yer aldığı bahçe türünden “düğün bahçeleri”, bizdeki çay bahçeleri misali kentin her yerinde, özellikle de girişte karayolunun kıyısı boyunca bol miktarda mevcuttu. Mevsim düğün mevsimi olduğu için hepsi süslü kağıtlarla süslenmiş, renkli ışıklarla aydınlatılmış olarak her gece yeni bir düğüne mekan oluyordu. Daha sonra otelde gördüğüm zengin düğününe göre çok daha eğlenceli ve “gerçek” idi benim katıldığım düğün ve bana bir kez daha yabancı bir diyarı sevme konusunda insan faktörünün önemini hatırlattı. İlk kez tanıdığım veya sık sık geri döndüğüm bir yer ne kadar çok doğal güzelliğe, tarihi zenginliğe ve arkeolojik özelliğe sahip olursa olsun, sonuçta aklımda en çok orada yaşadıklarım ve bunları yaşamamı mümkün kılan insanlar kalıyor. Oraya ait birileriyle paylaştığınız şeyler sizi bir kente ait olmaya çok daha fazla yaklaştırıyor.

Gezinin Agra’dan sonrası, yani Yeni Delhi’ye geri gidiş, şimdi hatırladıkça içim ısınarak gülümsesem de, yaşarken kabus gibi gelen bir “dönüş yolu” macerasıydı. O kadar kısa bir yolu o kadar uzun sürede gidebilmeyi nasıl başardığımızı hala bilemiyorum gerçi ama bunu anlamayı bir daha seferki Hindistan gezisine bırakarak otobüsün camına başımı dayayıp gözlerimi kapadığımı hatırlıyorum. O ana kadar yaşadığım türlü çeşit mutluluğun ve keyfin iki yüz küsur kilometreyi sekiz küsur saatte ve sürekli korna sesi dinleyip ölüm tehlikesi yaşayarak katetmiş olmakla bozulmaması gerektiğine karar verdim. Bunu yaptım ve aslında yaşamakta olduğum durumun bir kabus falan değil, çok özel bir kültürün kendine özgü ve çok farklı bir boyutu olduğunu kabullenip Hindistan macerasının tadını çıkartmaya geri döndüm.

Hindistan, kast sistemleri ve sosyal adaletsizlikler demekti; parsiler, sihler, hindular, caynacılar yani pek çok birbirinden farklı insan topluluğu demekti; pislik, koku, açlık, fakirlik demekti ve renk, zenginlik, lezzet, canlılık… Ganj nehri demekti tabii ve Himalayalar; kınalı ellerde inanılmaz incelikte desenler, çok güzel şehirler ve çok cömert doğa demekti ve sonra  çok sakin, huzurlu insanlar… Hindistan’da görüp yaşadığınız hemen her şey beyninize bir daha hiç çıkmamacasına kazınıyordu sanki. İnsan kendisini sık sık “inanılmaz”, “unutulmaz”, “nefes kesici” gibi tanımlar yaparken buluyordu. “Hayatın ta kendisi haline gelmiş rengarenk tezatların, kalabalığın ve karmaşanın yarattığı çok özel bir cazın ritmi” diye hatırlıyorum Hindistan’da gözlediğim yaşamın temposunu en çok galiba… İçten içe kaynayan, durmadan kabarıp köpüren ama hiç taşmayan bir coşku gibi… Ama doğal olarak, akılda en fazla kalan, duyularınızı gıdıklayan ve kamaştıran şeyler oluyor. Kokular ve tatlar, bir süre sonra gerçek dışı hayallere dönüşen görüntülerin arasında hep canlı kalmayı ve öne çıkmayı başarıyorlar sonunda… Gün batımını kutsayan Hindu ayinlerinden gelen tütsü kokuları, eşsiz lezzette bir mutfağın çeşitli yemeklerinden gelen keskin baharat kokularına karışıyor kafamda… Alışveriş yapmak için durduğumuz bir yol kenarı dükkanında bize sunulan eşsiz lezzetteki masala çayının tarçınlı tadını özel bir özenle saklıyorum aklımda ve “iyi ki gitmişim” diyorum, “Hindistan gerçekten gerçek dışı bir dünya imiş…” Gitmeden de tahmin edebiliyordum ama artık çok iyi biliyorum, benden önce bir kez Hindistan’a giden hemen herkesin yaptığı gibi, ben de ilk fırsatta Hindistan’a geri gideceğim…

 

Güzin Yalın tarafından yazılan bu yazı daha önce cazkolik.com sitesinde yayınlanmıştır.

 

   

Yukarı