paylaş

Çaylak Gezginden Şaşkın Adımlar

13 Aralık 2016

 

“Hayattan çalmak” diye bir kalıp var. Yüzyılın ağızdan ağıza yayılan kalıplarından biri. Anlamı da şu: “Çok çalışıyorsun. Arada nefes al, kendine bi’ güzellik yap,” İyi de herkesin hayatı kendine ve kendinin değil mi? Ne diye hırsız olacağız ki şimdi? Ama oluyoruz. Öte yandan bizim buralarda ne yapsak “suç”, ne yapmak istesek de “yasak”. Ben de bu “hırsızlık” sürecimde kendimi karmaşık duyguların içinde acemice yüzerken buldum. İstanbul’daki patlama, ölümler, can dostumun akıllara zarar bir şekilde haksızca gözaltına alınması (neyse ki kısa sürede bırakılması), dünyada yaşanan acıların ne kadar bitmez tükenmez olduğunu bir kez daha görmem otel odamın bembeyaz duvarlarında yepyeni bir okuma yapmaya çağırdı beni. Ama önce geziden kısa notlar…

Hrant Dink Vakfı’nın düzenlediği Gazeteci Diyalog Programı kapsamında davetli olarak Ermenistan’ın Yerevan şehrine gittim.  Az gezen biriyimdir, haliyle bu şehirde de ilk defa bulunduğumu söylememe gerek yok aslında. Kültür, turizm ve gastronomi odaklı, oldukça yoğun bir program. Bavulumda mide ilaçlarımın (yeme içme noktalarının bolluğunu göz önünde bulundurarak) termal giyim koleksiyonu ile (mevsim nedeniyle eş dosttan ödünç alınan) başrol için kapışmasına müdahale etmedim.

 

Sabaha karşı şehre vardığımızda kapıdan vize almak için kuyruğa giriyoruz. Bu işlem de benim için bir ilk. Vize tamam. Otele gidiş. Gri şehir uykuda. Biz de biraz kendisine eşlik edebileceğiz; az uyuyacağız, bakın bu benim işim zaten.

otel

 

Otelimiz Tufenkian Historic Yerevan Otel, şehrin merkezinde konumlanmış tarihi bir bina. Şehrin karanlığında bile sizi ilk karşılayan tarih zaten. Bir de soğuk tabii. Kışın seyahate alışkın olmayan şahsım için yeni bir deneyim. Ama tarih varsa soğuk vız gelir, gelmeli.

 

Yerevan, modern ve tarihine sahip çıkan bir şehir. En çok da caddeler, sokaklar sizi adımlaya çağırıyor: “Gel, gör beni, tanı beni, duy beni.” Dinliyoruz bu çağrıyı. İlk gün rehberimiz Hripsime Grigoryan’ın liderliğinde yürüyerek bir şehir turu yapmaya koyuluyoruz.

 

Erivan olarak da bilinen Yerevan, 1918’den beri Ermenistan’ın başkenti. Dünyanın en eski ve içinde sürekli yaşanılan şehirlerden biri. 1 milyondan fazla nüfusu olan şehir ülkenin idari, endüstriyel ve kültürel merkezi.

 

Şehrin tanıklık ettiği tarihi dönemler kent mimarisine yansıyor. Ancak, günümüzdeki binaların çoğu Sovyet dönemine ya da bağımsızlık dönemine ait olmakla birlikte, daha eski zamanlardan kalma bazı konutlar halen korunuyor. Kentin ana planı 20’nci yüzyılın başlarında Alexander Tamanyan tarafından yapılmış.

 

Ve meydan. 14.000 metrekare alan Republic Square (Cumhuriyet Meydanı) de Tamanyan’ın mimari mirasının parçası. Çok etkileyici. Meydan; hükümet binaları, Marriot International Hotel, National Art Gallery (Ulusal Sanat Galerisi) ve National History Museum of Armenia (Ermenistan Ulusal Tarih Müzesi) ile çevrili. Genişliğini ve görkemini varın siz tahmin edin.

dsc08303_thumb

Meydanın üstü, geleneksel Ermeni halılarını andırıyor. Hemen arkasında, 2007’de yenilenen çeşmeler var. Çeşmeler, “Dans Eden Çeşmeler” olarak da biliniyor; kış haricinde her mevsim günde 2 saat boyunca adeta gösteri yapıyor bu çeşmeler. Klasik müzik, çağdaş caz, pop ve rock çeşmelerin “repertuarları” arasında yer alan parçaların türleri; çalınan müziğin ritmine göre suyun renkleri ve yükseklikleri değişiyormuş; görmek lazım.

 

Cumartesi gününe göre İstanbul’dan kalma bir alışkanlıkla kalabalıkla karşılaşma beklentim karşılanmıyor; şehir sakin. Alabildiğine geniş caddelerde yürürken trafik ve yaya kurallarına uyanlara da şaşırarak (bu da İstanbullu olmaktan kaynaklı elbette) mide ilacımı unuttuğumu hatırlatıyor bana vefasız bedenim olanca acımasızlığıyla. Bilgisi kadar inceliğiyle de kalbimizi fetheden rehberimiz hemen bana bir eczane buluyor. Bu arada eczanelerin haftanın 7 günü, 24 saat erişilebilir olduğunu bilin. İşaret diliyle anlaştığım eczacıdan ilaç alıp gruba tekrar katılıyorum.

 

Abovyan Caddesi’ne gidiyoruz. Ermeni yazar Khachatur Abovyan’dan adını alan caddede çok sayıda mağaza, kafe, hediyelik eşya dükkanı ve restoran var. Bu caddeye gezimiz süresince sık sık uğrayacağız.

 

Yürüyüşe kısa bir süre için ara vererek metroya biniyoruz. Fotoğraf çekmek yasak ama gezilerde bu yasağı delmeden olmaz. 1981’de kurulan, tek hatlı metro, 10 istasyona hizmet ediyor. 1988’deki büyük depremde dahi kurtulabilmiş sağlamlıkta. Kısa bir metro yolculuğu yapıyoruz.

metro

 

Baghramyan Cadde. Adını Ermeni askeri komutanı ve İkinci Dünya Savaşı Mareşal Marshal Baghramyan’dan almış. Başkanlık Sarayı, Ermenistan Ulusal Parlamentosu, Anayasa Mahkemesi, Yazarlar Sendikası ve Mimarlar Birliği, Çin ve Suriye Büyükelçilikleri ile Ermeni Evangelist Kilisesi binaları, konutlar, oteller, okullar, Aram Khachaturyan Müzesi, iki metro istasyonu bu cadde üzerinde. Gezginlerin şehir turunun olmaza olmaz noktalarından biri.

 

Yukarıda adı geçen Alexander Tamanyan’ın imzasına tekrar rastlıyoruz. Yerevan Opera Tiyatrosu olarak da bilinen Ermeni Ulusal Akademik Opera ve Bale Tiyatrosu da Tamanyan tarafından 1930’da tasarlanmış. Sanırım en çok etkilendiğim yapılarda hep Tamanyan imzası var.

 

Buradan başka bir cumhuriyete, şarabın “cumhuriyeti” olan Wine Republic’e geçiş. Konyak (Ararat’ın 20 yıllık olanını tavsiye edebilrim) ve şarap tadımları yapılıyor. Daima uzun masaların kurulacağı gezide belli ki epeyce yenilecek, içilecek. Ekip her anlamda mutlu; her noktada wi-fi bağlantısı da var, daha ne olsun.

konyak

 

Gezi devam ediyor. Program yüklü. Gezmeyi, yemeyi içmeyi bilen ve birbiriyle çok uyumlu güzel bir grupla birlikteyim. Bir gezi veya gastronomi yazarı değilim. Adımlarım yavaş, midem de rahatsız. Galiba bir parça da içe dönük bir karakter olduğumdan bildiğim işi yapmakta ısrarlıyım. Bu yazının başına dönecek olursak:

 

Başlangıçta adapte olamadım. Kendimi suçlu ve sıkışmış hissettim çünkü zor günlerde sevdiklerimin, dostumun yanında değildim. Ama bir şey fark ettim: Uzaktan bakınca içinde olduğumuz zamanın acısını ve ağırlığını daha çıplak görüyorsunuz. Bir şeyleri değiştirmek ve iyileştirmek için tuhaf bir güç ve inat biniyor üstünüze. Galiba dönüşte baştan, sil baştan umutlar inşa edeceğim. Gezmeye da daha çok zaman ayırmalı. Görme biçimlerimizin sıkıştığı kalıpları yıkmamız, önyargılarımızdan arınmamız, kendimize düşkünlükten kurtulup dünyanın aslında ne denli büyük ve keşfedilmek için hazır olduğunu geç kalmadan anlamamız şart. Sözüm olsun…

 

Acemi okurdan not: Bu gezi için yanıma alacağım kitabı seçerken elim – daha önce de okumuş olmama rağmen –  Nurdan Gürbilek’in Sessizin Payı adlı kitabına gitti. İyi bu kitabı yanıma almışım…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yukarı