Geçmiş Zaman Şehirleri

8 Aralık 2017

Tarih boyunca, kentlerin yerleşim alanları doğal olarak korunmaya, ulaşıma ve iletişime olanak sağlayacak noktalarda, beslenme için gerekli maddelerin üretilebileceği ve ticaretin gerçekleşmesi için yol oluşturmuş coğrafi konumlarda yoğunlaşmış. Bitek ovalar tarım için, akarsu kıyıları su ihtiyacını karşılamak üzere, deniz kenarları ulaşım olanağına sahip olmak için, yüksek tepeler korunaklı olduklarından tercih edilmişler. Bu yüzden de, bu özelliklerden birine veya birkaçına sahip konumdaki aynı topraklar üzerinde değişik tarih katmanlarına ait farklı kentlere rastlamak çok olağan bir durum; özelikle de uygarlıkların beşiği olmuş, pek çok yerleşimin kurulduğu, birçok savaşın yapıldığı, farklı coğrafyaları birbirine bağlayan yolların bulunduğu bölgelerde… Mezopotamya, Akdeniz kıyıları, Anadolu yarımadası, Orta Amerika kıstağı bu yüzden mevcut kentlerine ilaveten birçok da “geçmiş zaman şehrinin” adresi durumundalar. Tamamen bir tesadüf sonucu birkaç tane böyle antik kentin kalıntılarını peş peşe ziyaret edince kendimi bu geçmiş zaman şehirleri üzerinde genel olarak kafa yorarken buldum.

Gecmis zaman sehirleri shaxi

Bazı ören yerleri sadece açık hava müzeleridir; ziyaret edersiniz, yetkin ağızlardan öykülerini dinlersiniz, hayran olursunuz ve kolayca kendi yaşantınıza geri dönersiniz. Aslında müzeler de biraz böyledir. Bir müze beceriyle sınıflandırılarak ayrıştırılmış, mükemmel düzenlenmiş ve uzmanca yerleştirilmiş olarak sizin dikkatinize sunulan çokça yalnız, tarihin girdabı içinde kaybolmuş gibi oldukça şaşkın görünüşlü bir takım tarihi zenginliklerle doludur. Bunları size empoze edilen belli bir sistematiğe göre incelersiniz ve haklarında bilinen gerçeklerini öğrenirsiniz. Doğal olarak, bir kez gördüklerinizi takdir edip yeterince kaydettikten sonra büyük olasılıkla küflenmek üzere, hafızanızın çatı arasında bir sandığa kaldırırsınız. Ama geçmiş zaman şehirleri böyle değildir; bir kez içlerine girdiniz mi, ömür boyu sizinle kalırlar.

Bu sanırım, ne denli yıpranmış olurlarsa olsunlar bir yandan da hala sizi geçmişte olabilecekler üzerine düşünmeye zorlayacak kadar canlı kaldıkları içindir. Bu canlılık tabii ki fiziki durumlarında değil, duvarlarının kıyısına saklanan, sokaklarının köşelerine sinen, meydanlarında yüzyıllardır başıboş dolaşan ruhlarındadır. Tarihi bir kentin kalıntılarını sadece dayanıklı taş parçaları olarak kabul edip hala hayat dolu olduğu zamanlarda sokaklarından akıp giden yaşamın nasıl bir şey olduğunu merak etmemek neredeyse imkansız değil midir? Ben geçmiş zaman şehirlerinin pek çoğunda kendimi bir köşeyi dönünce mutlaka asırlar öncesinden tanıdığım birisine rastlayacakmış gibi hissederim. Hatta bazen başka bir hayattayken bir çekmeceye saklamış olduğum bir takının veya mendilin beni hala aynı köşede beklediğini düşündüğüm bile olur! Kısacası, sanki zaman sırf benim için bir süreliğine akışını durdurup beklemiş gibi gelir bana; o şehirde kendim için bir yaşam hayal etmeye bile başlarım. Bal gibi şimdiki mevcut hayatım yerine o şehirde ve o zamanda bambaşka bir hayatım da olmuş olabileceğini fark etmek, fark etmediğim zenginlikleri algılamam ve o ana kadar yaşamadığım keyifleri hayal etmeme neden olur.

Yüzlerce, bazen binlerce yıl önce kurulup gelişmiş; kimi sevdalar destanlar, kimi savaşlar cinayetler yaşamış; bazen yoksul, bazen zengin; yaşam kalitesinde bugün yaklaşamayacağımız kadar ilerlemiş veya aklımızın alamayacağı kadar ilkel kalmış şehirlerden söz etmekteyiz ne de olsa. Her biri, tarihin farklı bir köşesinden ulaşsa da günümüze, hepsi türlü ihtiraslara, iddialara sahne olmuş; hepsi birçok sanat eserine ilham vermiş; hiçbirinin arka sokakları şimdiki kentlerden daha tekin, meydanları şimdikinden az ışıklı değil… Yalnızca geçmişte kalmışlar; yoksa eğer ruhlarını yakalayabilirseniz, diğer kentlerden bir farkları yok… Fiziki özellikleri tarihe ve doğaya direnmiş, ayakta duruyor; ruhları dikkat ederseniz mutlaka hissedebileceğiniz şekilde hala ortada dolaşıyor; yalnızca etten kemikten kısımları yok olmuş durumda… Bu kentleri yaşayabilmek için yapmanız gereken sadece detayları hayalinize uyar biçimde yerine oturtmak…

Gecmis zaman sehirleri 4

Geçmiş zaman şehirleri, genellikle kalıntılarıyla, içerisinde yer aldıkları bugünün kentlerinin veya yerleşim alanlarının ilgi merkezi, turist cazibesi, merak konusu rolünü üstlenirler. İnsanlar çoğu zaman bu şehirlerin yakınında bulunan daha genç bir kente veya hatta içinde bulunduğu ülkeye zaten o geçmiş zaman şehrini görmeye gelmiş olurlar. Sonra gördükleri taşlar, metaller, tahtalar, renkler, eşyalar ve resimlerden aldıkları esintiyle mutlu olup o kenti bir kez de kendileri geçmişe terk ederek, yollarına devam ederler…

Benim için böyle olmaz tabii. Benim geçmiş şehir ziyaretlerim, o kentten kalanları görmekle tamamlanmaz. Hatta tam tersi, asıl yakınlık bu ilk yüzeysel görüşmeden sonra başlar. Bir kent ne kadar geçmişte, ne kadar uzak ve eski olursa o kadar çok beni sürekli kendisine geri çağırmaya başlar. Çünkü ben kent yaşamına, kent ahbaplıklarına, kent coşkusuna vurgun bir insan olarak, bu geçmiş zaman şehirleri içerisinde de kendime bir yer ararım. Bugün yaşamakta olan bana yabancı bir kentin insanları arasına ne kadar katılmak istiyorsam, başka bir zamanda yaşamış bir kentin akışına dahil olmaya da o kadar heves ederim. Sadece hayalde gerçekleşecek böyle bir keyfin peşinde kentin yaşamını bana eskiden olduğu haliyle aktaracak görüntüler ararım. Bunu yapabilmek için, resimlere et kemik giydirip hayallere nefes vermem gerekir. Çıplak odalara eşya koyuyorum hayalimde, burnuma ulaşan fırından yeni çıkmış taze ekmek kokusunu içime çekerim, bilmediğim bir tarih öncesi dilinden kulağıma çalınan küfürleri ilgiyle dinlerim. İnsanlarını ararım o kentin, maceralarını merak ederim, acılarının peşine düşerim, aşklarını hissetmek isterim. İsterim ki, kavgalarına karışayım, kararlarında payım olsun, birlikte sevineyim; isterim ki, pazar yerlerinde sebze satayım, kırlarında dans edeyim, tapınaklarına adak sunayım… Tüm bunlar kentin geçmişi ne kadar uzaksa, o kadar zorlaşır doğal olarak ve bu yüzden, bir geçmiş zaman şehrinin yaşantısına eksiksiz girmek için o kente birçok kez geri gitmek gerekir. Böylece de gezip görmüş, okuyup duymuş olduğum geçmiş zaman kentleri arasından “benim” olabilenlere, hayalimde de olsa, sık sık geri gidip yeniden ve bu sefer içerisinde benim de bulunduğum bir hayat oluşturabilmek için yaşam parçaları toplarım… Örneğin,  Efes’teki ana yolda yürüyorsam eğer, limana yeni gelen gemiden bir yakınımı karşılamaya gittiğimi hayal ederim veya Angkor’da isem rahiplerin yüzlerce yıllık sabah duasını duymuşum gibi gelir bana. Palanque’de ben de yerlilerden biri olarak kentin üzerinde dolanan uğursuzluğu derinden ruhumda hissederim; karanlık bir Ortaçağ Avrupa kentinin arka sokaklarında cadı avından kaçan bir kadına kimseye göstermeden evimin kapılarını açarım.

Gecmis zaman sehirleri 3

Tüm bunları abartılı mı buluyorsunuz? İtiraf etmeliyim ki haksız sayılmazsınız; kendimi bu fikre fazlaca kaptırdığım doğrudur. Ama dünya o kadar güzel geçmiş zaman şehirleriyle dolu ki insanın kendisini bu şekilde kaptırması için sadece ufacık bir miktar hayal gücü yeterli oluyor; hele tarihe ve geçmiş kültürlere ilgi duyuyorsanız. Ben de artık yaşamayan uygarlıklardan bize kalmış bu şehirlerden hangisinde olursam olayım, tarihin doğrudan içine girip o kentin yaşamının bir parçası haline gelebileceğime ve böylece de onu doğuran uygarlık hakkında çok daha derin ve gerçek bir algıya sahip olabileceğime inanmaktan kendimi alamam. Ve tabii bu duygunun hemen ardından da bu şehirlerden kalan fiziki boyutların inanılmaz yaşam ve direnç kapasitesine duyduğum şaşkın hayranlık gelir.  Kısacası, ben her fırsatta uzak geçmişe ait bir kentin kalıntıları arasına girip bir zamanlar orada yaşanmış olan hayatların hala kuytularda dolaşan ruhuna değmeyi, beni kendisine çağıran bir geçmiş zaman şehrinin çağrısına kulak vermeyi severim.

   

Yukarı