İznik Çinileri ve Bize Kalanlar

6 Şubat 2018

İznik çinileri ile olan ilişkim, benim adıma geç dahi olsa içten gelen bir hayranlık, merak ve ilgi duygusu ile başladı. Mühendislik eğitimi almış olmama rağmen, tarih-sanat tarihi ve arkeoloji alanlarına daima yakınlık hissetmişimdir. Ne zaman bir türbe ya da cami ziyaret etsem, dikkatlice etrafa bakarım; duvarları, mihrabı, kubbeyi incelerim. Dürüst olmak gerekirse, yakın zamana kadar genelde şöyle düşünürdüm; duvarlar yine çinilerle donatılmış, yine laleler, yine karanfiller… Yüzeyselliğim tavana vurmuş olmalı.

Oysa çini ve seramiklerimiz Türk halılar ve dokumaları gibi evrensel değere sahip sanat eserleri. İtiraf etmeliyim ki İznik çinileri geç de olsa hayatıma girdi ama sonunda öylesine bir meraka dönüştü ki yabancı müze ve koleksiyonlarda şaşırtıcı sayıda İznik eserini keşfetmenin coşkusu, yerini hüzünlü bir arayışa bıraktı.

Bize Ait Olan Güzellikler…

Tanrım, bu güzellikler bizim kültürümüz ama neden bizde yok? Şöyle anlıyorum; 16. ve 17. yüzyılda yani çini üretiminin en üst seviyeye ulaştığı dönemde dahi, Osmanlı’daki üst sınıf yabancı ürün kullanmayı tercih ediyor. İznik çinileri genellikle gündelik kullanım için satın alınıyor ve Çin porselenleri çok daha değerli kabul ediliyordu. Günümüzde Topkapı Sarayı Müzesi koleksiyonlarında on binden fazla Çin porseleni bulunmakta. Oysa onlar kadar değer verilmediği için korunmayan orijinal İznik kaplarının sayısı elbette çok azalmış.  Ayrıca İstanbul’da dini yapılar dışında tamamen ahşap olan konakların yangınlar esnasında tüm eşyalarıyla birlikte yanması bunun bir başka nedeni. Örneğin, 1574 yılında saray mutfaklarını yok eden yangında günlük kullanım için ayrılan İznik çini kaplar tamamıyla yok olmasına rağmen hazine depolarında korunan Çin porselenlerinin büyük bölümü günümüze kadar gelmiş.

Maalesef, Türklerin  İznik objelerini önemsememelerine rağmen, Avrupalı büyükelçi ve tüccarlar sanatsal değerini takdir ettikleri bu eserleri 16. yüzyıldan itibaren batıya taşımışlar. Anadolu’da günlük kullanımla yok olmaya yüz tutan bu tabak ve objeler, 19. yüzyılın sonuna kadar dünyanın en meşhur müzeleri ve saygın koleksiyonlarında kendilerine yer bulmuş.

Elimizde Kalanlar…

Bilebildiğim kadarıyla, Topkapı Sarayı, türbe ve camilerimizdeki duvar çinileri dışında en önemli İznik kaplarımız İstanbul Arkeoloji Müzeleri; Çinili Köşk ve Sadberk Hanım Müzesinde. Ayrıca, Sevgi Gönül-Ömer Koç koleksiyonu nitelik ve nicelik olarak sanıyorum her iki müzeden daha fazla esere sahip. Kalan eserler ise maalesef yurt dışında. Örneğin, Ecouen Musee de la Renaissance’deki İznik koleksiyonu son derece nitelikli 800’den fazla parçaya ev sahipliği yapıyor. Paris’in kuzeyine 20 km uzaklıktaki bu şato, 1538 yılında Montmorency ailesi tarafından yaptırılarak daha o yüzyılda sanatın merkezi olmuş.

Yine, Louvre Müzesinde 556 parça (ki bunlar arasında sadece zamanın büyükelçileri ve koleksiyonerleri tarafından toplanan tabak ve diğer objeler değil, camilerimizden sökülen onlarca çini pano ve karo da mevcut), Sevres Cite de la Ceramique’te 190 parça, Londra’daki British Museum’da 446, Victoria ve Albert Müzesinde ise 300 civarı sağlam/ intact İznik esere sahip. Metropolitan (95), Fitzwilliam Cambridge, Ashmolean Oxford, Benaki Atina, Gülbenkyan Lizbon, David Collection Kopenhag  koleksiyonlarında da  onlarcası mevcut.  Christies, Sothebys, Bonhams gibi müzayede evlerinde açık arttırma ile satılanları veya daha küçük ölçekli müzeleri saymıyorum bile….

Ne yazık ki bunlar bizim kültür hazinemiz ama bizde değiller. Neyse ki teknolojinin nimetleri sayesinde yurtdışındaki tüm müzelerin web sitelerine girdiğimizde gayet detaylı fotoğrafladıkları İznik koleksiyonları hakkında eserlerin boyutundan, hangi koleksiyoncudan nasıl geldiğine kadar her türlü bilgiyi edinebiliyoruz. Sevgili dostlar, bizimki uzaktan uzağa görsel ve sanal bir hayranlık. Doğruyu söylemek gerekirse ülkemiz müzelerindeki İznik eserlerini zaten bu şekilde sanal ortamda izleme imkanına sahip değiliz. İlaveten, bizim müzelerimizin bazılarında fotoğraf çekmek yasak ve az sayıda kitap da ateş pahası olduğundan, yabancı müzelere ne kadar teşekkür etsek azdır. Çok şükür sayelerinde yüksek Osmanlı sanatımızın en nadide örnekleri hakkında derin bilgiye sahip olabiliyoruz.

Yine de güzel şeyler de olmuyor değil; son yıllarda belediyeler ve halk eğitim merkezlerinde açılan kurslarla (bu kurslarda eğitim gördükten sonra Milli Eğitim Bakanlığının sertifikasını alabiliyorsunuz) çini üretimi gitgide yaygınlaşmakta. Genelde aldığımız eğitim sürecinde ve devamında web ortamında kolaylıkla erişebildiğimiz bu örnekleri kopyalayabiliyoruz. Bu şekilde orijinal İznik çinilerinin aslına bağlı kalarak replikalarını yapmak benim de çok sevdiğim bir uğraş.

Orijinal Mi? Replika mı?

Aslının mükemmelliğini yakalamaya çalışmak… Yine de bunu İznik ustaları kadar ruhumuzla yapabilir miyiz? Sır farklı, boyalar da öyle. Yine bildiğim kadarıyla İznik Vakfı boya konusunda ciddi uğraş veriyor ama bizlerin kullandığı boyaların çoğu çin malı ve fırçalar sentetik… O doğallığı yakalamak, renklerin aynısını tutturmak bazen zor. Örneğin, Louvre müzesinde pek çok örneğini gördüğümüz Suriye kaynaklı çini karoların benzerini yaptığınızda, o devirde kullandıkları sır bambaşka olduğundan, replikanız maalesef plastik görünümlü oluyor. İznik tabakların replikasını yapmaya çalışmayı bu sanatın kıymetini anlamak, yaptıklarımızı paylaşarak tanıtmak olarak görüyorum. Bir Fikret Mualla veya Picasso tablosunun sahtesini yapıp satmak gibi sahtecilik değil. Kaldı ki günümüzde bir İznik replikasını orijinal zannedecek biri varsa onun için üzgünüm, o kadar başarılı yapanları da tebrik ediyorum.

Bildiğiniz gibi, Osmanlı sanatında figürlü motiflere daha az rastlanmakta. Bu tür tabakların öneminin sanatsal değerinden değil, az rastlanmasından dolayı olduğunu söylüyor konunun uzmanları. Bu noktada iki ayrı yoruma rastlıyorum. İlk yorum, Osmanlı imparatorluğunun 17. yüzyılda siyasi ve ekonomik olarak gerilemeye başlamasıyla saray destekli siparişle çalışan İznik ustalarının hayal güçlerini kullanması ve daha özgür desenlere yönlenmesi; diğer yorum ise Saray nakkaşhanesinin etkisi azalmaya başlayınca İznikli ustaların orta sınıf tüccar ve onların ticaret yaptığı yabancıların (ki bu grup çini üretiminin en önemli alıcısı haline geliyor) zevkine yönelmeleri.

Yan tarafta gördüğünüz iki fotoğraf, British Museum koleksiyonundan hayvan motifli İznik eserleri. Özellikle tabağın dizaynı zihnimizde çiçek algısıyla örtüşen İznik çini sanatının farklı boyutları hakkında enteresan bir örnek olabilir. Bu ortası çukur, kenarları geniş “tondino” formundaki tabak, 16. yüzyıl ortalarında Avrupa pazarı için yapılmış çok az sayıda örnekten bir tanesi. Araştırabildiğim kadarıyla müze koleksiyonlarında yüzlerce eser arasında sadece 10 civarında tondino tabak görebildim. “Replikalar ve Orijinalleri” bölümünde yaptığım bir başka tondino tabağı ve 1535-1545 yılları arasına tarihlenen Ecouen’deki aslını (tondino aux  tulipes et rosettes)  göreceksiniz. İkinci fotoğraf, yine British Museum’dan 17. yüzyıla ait hayvan desenli bir şişe. Aşağıdaki ilk fotoğraf ise Ecouen, Musee de la Reissance koleksiyonuna ait olup müzeye 1983 yılında satın alma yoluyla gelmiş, 1560-1565 arası yapılış tarihli bir eser. Diğer fotoğraf ise benim yaptığım replikası.

Orijinal

Replika

 

Her ne kadar hayvan motifli tabakların daha kaba bir üslupla yapıldığına dair yorumlara sık sık rastladıysam da bu tabak benim için çok özel, çünkü Ecouen’deki bu İznik tabağın kenar bordüründeki tavşan ve köpek motifleri, İstanbul Arkeoloji Müzelerine bağlı arkeolojik eser koleksiyonumdaki Helenistik döneme ait bir megara-kabartma kasenin kenar bordüründeki motiflerle aynı. Koleksiyondaki kap M.Ö. 3. yüzyıl  ve M.Ö. 1. yüzyıl  arasındaki döneme ait, Ege bölgesinden halkın kullandığı bir içecek kabı.  Aradaki 18 asır farka rağmen bu iki eser arasındaki benzerliği Anadolu kültüründeki sürekliliğe bağlıyor, yorumu konunun uzmanlarına bırakıyorum.

Orijinal iznik eserlerini kopyalamayı bu sanatı öğrenmenin gereği olduğunu düşünüyor olsam da geçtiğimiz aylarda Sabancı Müzesi’nde açılan ünlü aktivist-seramik sanatçısı Ai WeiWei‘nin sergisinde sanatçının bu konuya farklı bir açıdan baktığını izledim. Sergide, sanatçının yaptığı Ming porseleni replika kaseleri Topkapı Sarayı’ndan getirilen aynı döneme ait lacivert beyaz Ming objelerle yan yana sergilenmekteydi. Serginin temasına göre; Ai WeiWei replika çalışmalarında sahicilik kavramını sorgulayarak özgün obje ile kopyası arasındaki farkı çürütüyor.

Sanatçı, Jingdezhen’deki sanatçıların da yardımıyla Çin’deki porselen geleneğinin en tepe noktasındaki birinci sınıf mavi beyaz porselenleri günümüzde en mükemmel şekilde tekrar ürettiğini ve eğer bu eserler bir çağdaş sanat sergisinde sergilenebiliyorsa, orijinal değerinin devam edip etmediğini sorguluyor. Şu sualin cevabını arıyor Ai Weiwei; Eğer bu eserlerin asıllarıyla aralarında hiçbir fark yok ve bire bir replikasıysalar; o zaman replikalarla orijinalleri nasıl ayıracağız, nasıl değerlendireceğiz? Sanatçı için gerçek ve replika/sahte arasındaki fark sadece söylemsel uzlaşma ve kültürel bir karar.

Aşağıda British Museum koleksiyonunda olan bir İznik kapaklı çorba kasesi ve kapağını, “replikalar  ve orijinalleri” bölümünde de benim bu eserden esinlenerek yaptığım replika tabağı göreceksiniz. Bu kase çok sevdiğim bir örnek. 450 yıl önce tabakları da var mıydı diye düşünüp o çini ustası bu kasenin tabağını nasıl yapardı veya yapmıştı sorusuna cevap olarak hazırladığım replika tabak, WeiWei’nin perspektifinden yorumlanabilir mi acaba?

   

Özet
Tarihin Kanatları
Başlık
Tarihin Kanatları
Açıklama
Çinilerle olan ilişkim, benim adıma geç dahi olsa içten gelen bir hayranlık, merak ve ilgi duygusu ile başladı. Mühendislik eğitimi almış olmama rağmen, tarih, sanat tarihi ve arkeoloji alanlarına her daim yakınlık hissetmişimdir.
Yazar
Yayıncı
Gidivermek
Yayıncı Logo
Yukarı