Kavak İnciri

8 Ekim 2015


İstanbul dünyanın en hareketli ve yaşam dolu kenti olarak, her köşesinde başka bir öykü, başka bir söylence gizler ve de her köşesinden farklı bir lezzet, farklı bir keyif sunar, onu layıkıyla yaşamasını becerebilenlere… Bu tat kimi zaman yüzyıllık bir tariften üretilmiş, ağzınıza layık bir eski Osmanlı yemeğidir; kimi zaman da kente ilk kez gelen dünyaca ünlü bir caz topluluğunun gerçekleştirdiği bir doğaçlama müzik seansı… Bazen dünyanın tüm büyük kentlerinde olduğu gibi, yepyeni bir trendin peşine takılıp son derece farklı bir “fuzyon” lezzet tadar insan; bazen de, geleneksel bir pazar yerinde, asırlardır aynı kalmış el dokuması bir kumaşın verdiği keyfin peşine düşer… Tüm bu lezzetleri, yeme-içmeyle ilişkisi olsun olmasın, tatmayı bilmek, İstanbul’un gerçekten tadına varmak, bu eşsiz kenti tüm boyutlarıyla gerektiğince yaşamak demektir çünkü İstanbul, belki de dünyada başka her yerden daha fazla, bulunduğu coğrafyanın birikimini, tarihi geçmişinin mirasını ve karmaşık toplumunun geleneklerini yansıtır… Dolayısıyla da, İstanbul’da yediğiniz her lokma Bizans tadı taşıyıp gördüğünüz her yeni tiyatro oyunu, size hem Asya’da, hem Avrupa’da olduğunuzu bir biçimde hatırlatıp tanıdığınız her insan farklı bir aşure tarifi verebilir… Ya da ne bileyim, her turfanda sebzeden bir kent öyküsü ve her içtiğiniz içkiden bir İstanbul özelliği çıkartmak mümkündür…

Gelin bu kez İstanbul’un “tadına varmak” için, Boğaz’ın en uç köşelerinden birisine gidip bu semti ve ismiyle nam salmış meyveyi inceleyelim: Kavak inciri… Kavaklar, biliyorsunuz, İstanbul Boğazı’nın Karadeniz’e iyice yaklaştığı kuzey ucunda yer alan ve biri Asya, biri Avrupa’da, yani İstanbulluların deyimiyle, biri Anadolu, biri de Rumeli’de olan karşılıklı iki semt… Hem Bizans, hem de Osmanlı dönemlerinde, kentin Karadeniz’e açılan noktasını denetlemek için kullanıldıkları için de, tarih boyunca son derece önemli bir işleve ve buna bağlı olarak de azımsanmayacak bir konuma sahip olmuşlar… İsimlerini, ilk anda akla geldiği gibi, kıyılarında bir zamanlar var olan ulu kavak ağaçlarından aldıklarını iddia edenler olduğu gibi, “Kavak” adının, aslında bu noktalarda bulunan ve “kavak” denilen deniz gümrük ve kontrol noktalarından kaynaklandığını belirtenler de var… Bulundukları noktanın stratejik öneminden ötürü, yani kente Karadeniz’den gelebilecek herhangi bir tehlikenin gerektiği gibi kontrolü amacıyla, Bizans döneminde Anadolu Kavağı’nda yapılmış bir hisar var; aynı şekilde, Rumeli Kavağı’nda da kaleler olduğu biliniyor. Her ne kadar bu hisarların kalıntıları, daha sonra Osmanlılar tarafından yapılan Anadolu ve Rumeli Hisarlarının yanında önemsiz kalmışsa da, zamanındaki varlıkları bile, Kavakların İstanbul kenti için önemini anlatmaya yetiyor bence… Zaten Anadolu Kavağı’nın tarihteki varlığı Bizans döneminden de çok öncesine kadar gidiyor. İçerisinde bulunduğu Beykoz ilçesine ilk kimlerin yerleştiği kesin olarak bilinmiyor ama tarihinin 2700 yıl öncesine kadar uzandığını iddia edenler var. Her halikarda, Anadolu Kavağı’nda, Roma döneminde, bir adak yerinin olduğu biliniyor. O dönemde, Karadeniz’e çıkmak isteyen denizcilerin uygun ve sağlıklı bir rüzgar ile seyahat edebilmek umuduyla Jüpiter’e ve Deniz Tanrısı Neptün’e adaklar adayıp kurbanlar kestikleri de tahmin ediliyor… Eh, ne de olsa, Karadeniz’in gazabı öyle küçümsenecek bir şey değil…

Günümüzün Kavaklarına gelince… Öğrencilik yıllarımızın en heyecanlı macera semtlerinden birisiydi Rumeli Kavağı çünkü içki içebilecek yaşa gelir gelmez, tüm gerçek İstanbullular gibi davranabilmek için, zaten Boğaz kıyısında olduğumuz ve her canımız istediğinde başka bir Boğaz semtinin balık lokantalarına gitmemiz mümkün olduğu halde, rakı ve balık için Rumeli Kavağı’na gider olduk… Arabamız olmadığı bir yaşta, neredeyse uzun bir yolculuk sonucunda ulaştığımız salaş balık lokantalarında, rakının yanında, türlü çeşit meze ve özellikle de, en iyisinin Kavaklarda yendiğini bildiğimiz midye tava ziyafeti, yolun uzunluğu yüzünden çektiğimiz azaba değerdi doğrusu… Bu tabii midyelerin henüz denizin içerisinden çıktığı; yani gemilerden kazınmadığı için zehirlenme yapmadığı yıllardaydı… Çünkü sonraları, uzun süre metale yapışık kalmaktan ötürü mide ve bağırsak sorunları yaratan midyeler yüzünden, o canım midye pilakileri ve midye tavaları pek de eskisi kadar bol bol yiyemez olduk… Ama ben yine de, “Benim midem sağlamdır” diyerek, hiç değilse biraz tatmadan midyeyi bırakmayanları çok net hatırlıyorum…Oysa, Rumeli Kavağı, benim bildiğim kadarıyla, eskiden İstanbul’daki midye ihtiyacının çoğunluğunu karşılar hatta pek çok başka kente de, midye gönderirdi. Rumeli Kavaklı midyeciler iyi bilinen bir meslek grubuydu İstanbul’da ve bu iş bölgenin ekonomisine bayağı katkıda bulunurdu…

Midyenin dışında, hemen her balık lokantasının ve meyhanenin temel mönü maddesini oluşturan “rakının yanında beyaz peynir ve kavun” da nedense bana Kavak’ta daha taze ve lezzetli gelirdi; bir gençlik yanılsaması mıdır, artık bilemem… Arnavutköy ve Bebek’teki okullardan çıkıp Rumeli Kavağı’na gitmek bile bir uzun yol yolculuğu gibi maceraya dönüştüğüne göre, tahmin edersiniz, yolumuz Anadolu Kavağı’na pek sık düşmezdi. Ama Anadolu Kavağı, Anadolu Feneri, Polenezköy ve giderek Riva, yılda bir kez kamp yapmaya ve pikniğe gittiğimiz, yani kendi ateşimizi kendimiz yakıp üzerinde kuru fasulyemizi kendi ellerimizle pişirdiğimiz ve de doğrusunu isterseniz, İstanbul gibi bir kentin içerisinde var olduklarına inanmakta bile güçlük çektiğimiz derecede doğasını korumuş, masal mekanlardı bizim için.

Kavaklara ait ikinci bir anım da, annem, teyzem ve anneannemle yaptığımız Telli Baba ve Yuşa Hazretleri ziyaretleri… Bildiğiniz gibi, bu ikisi, Boğazın karşılıklı iki yakasındaki tepelerde yerleşmiş yatır veya ermiş kişi türünden hazretler… Türbeleri, türlü çeşit konuda medet umanların uğrak yeri. Özellikle de, hayırlı izdivaç yapmak ve çocuk sahibi olmak isteyenler için önemliler… Zaten Kavaklar, böyle doğaüstü inançlarla ilgili folklorun da zengin olduğu bölgelerden… Örneğin, Boğaz’ın her iki yakasına birer ayağını koyarak, gelen geçeni izleyen ermiş de buralı…

Bugün Kavakların ikisi de hala temiz havaları ve özellikle midye spesyaliteleri hazırlayan balık lokantaları ile İstanbulluların şehrin karmaşa ve gürültüsünden kaçmak için sığındıkları mekanlar olmaya devam ediyorlar; ama artan nüfus ve trafik, her yerin olduğu gibi, buraların da büyüsünü bozmuş durumda… Geçmişte Beykoz civarında Boğaz’da türlü çeşit balık kaynadığı ve bol miktarda balık avlandığı halde, bu bölge, Boğaz kıyısındaki diğer yerleşim alanları kadar, tam anlamıyla bir balıkçı köyü kişiliği kazanmamış… Büyük olasılıkla, Boğaz’ın açık denize açıldığı bu noktada akıntılar ve suyun ısısı nedeniyle hem balıkların barınması, hem de insanların balık avlaması nispeten daha zor olduğu için… İşte bu yüzden sözünü ettiğim türlü çeşit balık da zaten, diğer bölgelere göre, Kavaklara, çok daha geç zamanlarda ulaşırmış ve de hatta ünlü “ Balık kavağa çıktı” sözü, herkesin ilk bakışta zannettiği gibi, balığın kavak ağacına çıktığını söyleyerek bir imkansızlık belirtmek için değil, Boğaz’daki balıkların nihayet Kavaklara kadar ulaştığını söyleyerek, zamanın epeyce ilerlediğini, gecikmek üzere olunduğunu anlatmak için söylenirmiş…

Gelelim, bu nadide İstanbul köşesinin büyüsü bozulmayan lezzetine: İncir… Aslında Kavakların zamanında, kestanesi ve ahlat armudu da son derece bolmuş ama kesilen ağaçların yerini binalar aldıkça, yerlerinde yeller esmeye başlamış… “Ya incir? İncir ağaçlarıyla mı dolu sanki Kavaklar hala?” diyeceksiniz ve de tabii çok haklı olacaksınız çünkü bölgedeki incir ağaçlarının çoğu da 1945’lerde kesilmiş. Ama Kavak inciri yaşamaya devam etmiş çünkü burada yetişen lezzetli incir, bir incir türünün adı haline geldiğinden, artık nerede yetişirse yetişsin aynı görünüm ve lezzetteki inciri tanımlamak için kullanılır olmuş. Kavak inciri, “Sultan Selim İnciri” de denilen, mor renkte, özellikle ballı bir incir. Bildiğiniz gibi, birçok incir türünden sadece birisi… İncir aslında, çok lezzetli ve yararlı olmanın yanı sıra, mitolojiden dine, günlük yaşamdan edebiyata kadar pek çok yaşam alanında değişik anlamlar bulmuş bir bitki… Tazesi kadar kurutulmuşu da keyifle yeniyor ve dünyanın önemli yetiştiricilerinden birisi olan yurdumuzda özellikle Ege bölgesinde yetiştiriliyor.

Her şeyden önce, zeytin ve üzüm ile birlikte, Akdeniz mutfağının ve Akdeniz kültürünün sembollerinden birisi… Sıcakkanlı insanların, yaşam dolu kentlerin, tutkulu ezgilerin ana teması çoğu kez… Çoğu yerde bolluğun, bereketin sembolü… Sonra dinlerin sembolleri arasında yer alma özelliği var. Kuran’a göre kutsal sayılıyor; hatta Tin suresinde, “İncire ve zeytine ant içerim” mealinde bir yemin var. Büyük dinlerin hemen hepsinin çıktığı, geliştiği coğrafya ile insanlığın kültür ve sanat tarihine ve yeme-içme ve beslenme yaşantısına aynı oranda damgasını vurmuş hemen tüm bitkilerin ilk yeşerdiği coğrafya aynı ne de olsa… İnsanoğlunun, yaşamını sürdürmesine destek olan ve günlük hayatına anlam katan bir bitkiyi kutsal sayıp sembol olarak dinlerinde kullanması, kurban olarak tanrılara sunması, adak diye adaması sık sık rastlanan bir olgu, ne de olsa… Bu anlamda da, incirin İslam’ın kutsal diye tanımladığı üç ağaçtan birisi olması aslında gayet doğal…

İncir yalnızca Kuran’da değil, İncil’de de yer alıyor. İncil’in “Yaratılış” bölümüne göre, Adem ile Havva “Yasak Meyve”yi yedikten ve çıplaklıklarıyla ilgili bir bilinç oluşturduktan sonra, incir yapraklarıyla örtünüyorlar… Hatta zaten meyvesini yedikleri “İyilik ve Kötülüğün Bilgi Ağacı”nın da bir incir ağacı olduğu kabul ediliyor. Ve sonra, buradan ilhamla olsa gerek, yüzyıllarca, resim ve heykellerdeki nü figürlerin edep yerlerini örtmek için kullanılıyor; hatta çoğu kez, bu yapraklar, eseri yaratan sanatçı tarafından değil, onu satın alan sanatsever veya koleksiyoncular tarafından ekleniyor. Şimdi daha az romantik ve daha çok gerçekçi olanlarınız, “O kadar büyük ve geniş yaprak, hangi bitkide olsa onu kullanacaklardı. Buna özel anlamlar yüklemenin ne anlamı var? Bütün olay, botanik olarak, incir bitkinini şekil özelliğinde!” diyeceksiniz ve de tabii, asla karşı koyulmayacak kadar haklı olacaksınız ama, neden ne olursa olsun, incir yaprağının pek çok dilin alegorileri arasına, bir “tevazu sembolü” olarak geçtiğini de hatırlatmama izin verin… Ayrıca, incirin sembolik anlamda kullanılan tek parçası yaprağı da değil; meyvesinin de önemli anlamları var. Tevrat’ta, çürümüş bir incir, yıkılmanın, yok olmanın sembolü olarak kullanılırken, yine İncil’de, İsa meyvesiz bir incir ağacına göndermeler yapar… İncil’de geçen “Herkes kendi asmasının ve incir ağacının altında…” sözleri de, sık sık barış ve refahı anlatmak için alıntı olarak kullanılmıştır. Özellikle Amerika’da Vahşi Batı’ya yerleşen göçmenler, bu sözleri hayal ettikleri yaşamın sembolü, özlemlerinin ifadesi olarak çok sık kullanmışlar. İsrail Devleti’nin fikir babası Theodore Herzl ise, “Gelecekteki Yahudi Vatanı”nı tanımlarken, güzellikleri arasında incir ağaçlarını da kullanıyor.

İncir dilimizde birçok deyim için de ilham kaynağı olmuş durumda. Bunlardan hemen aklıma gelen iki tanesini size hatırlatmak istiyorum: Önemsiz, üzerinde durmaya değmeyen konular için kullandığımız “incir çekirdeğini doldurmaz” ve birisine kolayca başa çıkıp düzeltemeyeceği bir zarar vermek anlamında kullandığımız “ocağına incir ağacı dikmek”. Bu konuda bir diğer örnek de incir çiçeği ile ilgili. Eski çağda yaşayan Hintlilerin, çiçeğinin ilginç biçiminden ötürü incir ağacına “çiçeksiz ağaç” dediği ve yine aynı sebepten, Budist ve Hindu yazıtlarında, “gereksiz ve imkansız bir şeyin peşinde olma” anlamında kullanılan “bir incir ağacında çiçek aramak” diye bir tabir bulunduğu biliniyor.

Kavak incirinin öyküsü böyle… Bence önemli olan boyutu ise, artık gerçekten Kavaklar semtlerinde yetişmese bile, eşsiz İstanbul kentine ait, onun büyüsünden bir şeyler taşıyan özel bir lezzet olması.

   

Özet
Kavak İnciri
Başlık
Kavak İnciri
Açıklama
 İstanbul dünyanın en hareketli ve yaşam dolu kenti olarak, her köşesinde başka bir öykü, başka bir söylence gizler ve de her köşesinden farklı bir lezzet, farklı bir keyif sunar, onu layıkıyla yaşamasını becerebilenlere… Bu tat kimi zaman yüzyıllık bir tariften üretilmiş, ağzınıza layık bir eski Osmanlı yemeğidir; kimi zaman da kente ilk kez gelen dünyaca ünlü bir caz topluluğunun gerçekleştirdiği bir doğaçlama müzik seansı…
Yazar
Yayıncı
gidivermek
Yayıncı Logo
Yukarı