Kendi Halinde Farklı Bir Dünya: Madagaskar Adası

3 Kasım 2016

Madagaskar bir belgesel çekimi için yola çıkana kadar özellikle Baobap ağaçları vasıtasıyla hayal ettiğim, ancak ekonomik durumunun zayıf olduğunu bildiğim ülkeler arasında idi. Ancak buraya geldiğimde beni en şaşırtan noktalardan birisi hizmet kalitesi oldu. Daha önce bizim devreden Vedat ve Zafer ile konuşmam buranın çok kötü şartlarda yaşayan bir ülke olduğu izlenimini uyandırmıştı ama gittiğimiz otellerin ve restoranların kalitesi mükemmeldi. Hele ikinci gece gittiğimiz La Varangue Restoran Avrupa standartlarında dahi iş yapabilecek bir mekân. Burada öğrendiğimiz kadarıyla emekliliği gelen Fransız şefler hem etin kalitesinin çok iyi olması, hem de ülkenin ucuz olması dolayısıyla bu ülkeye yerleşmeye başlamışlar.

Tana şehrinin en keyifli gezilerinden birisi artık görmeyi unuttuğumuz eski Renault 4 taksilerle şehri dolaştığımız zaman oldu. Bu adanın havasında havalimanından ilk indiğimiz andan itibaren bir Küba havasını hissettim. Kıta Afrika’sı ile kıyaslarsak kendinizi inanılmaz derecede güvende hissettiren topraklar ve çok mülayim insanlar Malgaşlar. Sabahtan “Palais de La Reine” kıyısında güzel bir kahvaltı ettikten sonra araçlarla şehri dolaşıyoruz ve günümüzü Analakely pazarında bitiriyoruz.

Madagaskar denince akla gelen diğer özelliklerden birisi de bitki ve hayvan çeşitliliği. Yaşayan 13.000 bitki türünün yüzde doksanının endemik olduğu bu adanın simgesi haline gelen hayvanlar ise lemurlar. Maymungillerden diyebileceğimiz bu hayvanlar Madagaskar’ın Afrika kıtasından kopmuş olması sayesinde yaşamlarına devam edebilme şansları olmuş. Diğer primat ve maymun türlerine göre çok daha uysal oldukları için adanın karadan kopmuş olması sayesinde yiyecek bulabilmeye devam etmiş ve Afrika’nın acımasız avcılarından kurtulabilmişler.

Lemurları ülkede birçok yerde görmek mümkün ama Parc  National Antisibe Mantadia’nın yanında bulunan Vakana Forest Lodge bizim için ideal yer oldu. Lemur adası diye adlandırılan yerde insana çok alışmış lemurlarla oynamak ve yakın temas kurmak bize mutluluk verdi. Lemur parkına giderken yaptığımız iki saatlik yol boyunca ise en çok dikkatimi çeken kiremit üretimi ve pirinç oldu. Özellikle seyahat boyunca gördüğümüz görüntüler bana Afrika’dan çok Güney Doğu Asya hissiyatı verdi. Vietnam’ın Sapa kasabasındaki, Filipinlerin Banaue taraçalarının sanki minyatür modelleri gibi olan görüntüler tüm adada karşımıza çıktı.

Tana’daki son gecemizde biraz da gece hayatını görmek istedik. Yaptığım araştırmalarda özellikle Six, Le Bus, Kudeta isimli kulüpler ön plana çıksa da hafta sonu olmadığı için çok fazla hareket yoktu ve gene şehirdeki en hareketli yer Glacier isimli pavyondu. İçeriye girince Fransızların neden çok fazla Pattaya’da görünmediklerini de anladım. İngilizce konusundaki kabiliyetleri herkesçe malum olan bu toplum gene aynı beklentilerini kendi lisanları konuşulan Fas, Madagaskar gibi ülkelerde karşılamaya geliyorlar. Sabah erken kalkacağımız için çok fazla takılmadık ama gene de ortamı biraz görmüş olduk.

Tana’dan ayrılacağımız sabah ilk günkü şoförümüz Thierry’nin ayarladığı minibüs bizi almaya geliyor. Gideceğimiz yol toplam 1000 km civarında olsa bile yol şartları çetin olduğu için dört gün sürecek.

İlk durağımız Antisrabe şehri ülkenin üçüncü büyük şehri. Norveçli misyonerlerin 1800’lü yıllarda kurduğu bu şehir ülkenin termal merkezi olarak da biliniyor. Turistik merkez çok geniş olmadığı için buradaki gezimizi “pousse-pousse” diye adlandırılan insanların çektiği ufak araçlarla yapıyoruz. Tabi başlangıç noktasına gelince tüm şoförler iş kapmak için hafif bir arbede çıkartıyorlar ama gerginlik olamayacak kadar sakin yaradılışlılar. Yaklaşık bir saatlik çek-çek gezimizden sonra şehrin en güzel mekânı Hotel des Termes’de bir mola veriyoruz ve öğle yemeğinin ertesinde Fianarantsoa şehrine doğru yola çıkıyoruz. Esasında planımızda Romafana Milli parkı olmasına rağmen yolun bozuk olması bizim rotada değişiklik yapmamıza sebep oluyor ve Romafana yerine Ambalavao yakınlarındaki Anja parkını görmeyi tercih ediyoruz. Yolun bazı kısımlarında otuz kilometrelik bir yolu yaklaşık bir saatte ancak geçebilmekteyiz.

Fianarantsoa’ya vardığımızda gece oluyor ve sabah erken kalkarak buranın doğu kıyılarına kadar giden trenine binmek isteğindeyiz. Esasında ilk programda ülkenin en önemli limanlarının bulunduğu doğu kıyılarını gezmek de vardı ama çok hızlı gitmek hata olur diye hafifletmek durumunda kaldık.

Tren istasyonuna vardığımızda ise günün sürprizi ile karşılaşıyoruz. Trene çok fazla “lyche” meyvesi yüklendiği için bozulmuş ve ne zaman geleceği belli değil. Vakit kaybetmeden Ambalavao’ya hareket ediyoruz ki şehirdeki Zebu marketi görebilme şansımız olsun.

Zebu öküzleri Güney Asya’da başka ülkelerde de karşımıza çıkmıştı. Ancak bu adadaki cins en saf örneği kabul ediliyor ve ülkedeki en önemli et kaynağı. Ambalavao şehrindeki pazar ise sadece çarşamba ve perşembe günleri kuruluyor ve adanın her tarafından yetiştiriciler ve satıcılar buraya gelmekteler. Marketteki fiyatlar ülke gerçeklerini de daha net önümüze koyuyor. Koskoca bir öküzün fiyatı 150 euro kadar.

Tana’da neredeyse Türkiye fiyatlarında yemek yediğimiz şık restoranların fiyatlarını kıyasladığımızda yerel yaşamın farkı ortaya çıkıyor. Şehrin 7 km yakınında bulunan “Reserve D’Anja” isimli park ise turistik geziler için köylüler tarafından yapılmış olsa da bu taraflara geldiğinizde kaçırılmayacak kadar güzel bir park. Daha önce görmediğimiz lemur cinslerinin haricinde bukalemunlar ve bu adaya has “yaprak böceklerini” görme şansımız da oldu.

Öğle yemeğini “Chez Betsileo” isimli bir mekânda aldık.  Yerliler tarafından işletilen ufak ana sevimli bir mekân. İsmi de bu bölgede en yoğun olan kabileden gelmekte. Üç ana kabile var. Bunlardan Tana taraflarında yaşayanlar, adanın en eski yerlileri olan Merina kabilesi. Malezyalı korsanların adaya gelmeleriyle oluşmuş bu kabile. Betsileo ve Baralar da diğer kalabalık kabileler.

Öğleden sonra araçla gene zor bir etabı tamamladıktan sonra adaya gelirken en çok tavsiye edilen mekânlardan İsalo Ulusal Parkı yakınında Ranohira kasabasına ulaştık. Lonely Planet’in tavsiyesi birkaç kuşaktır adada yerleşik olarak Breton kökenli bir aileden olan Berny’nin işlettiği otel.  Brest kökenli dedesi geçmişte birçok Breton’un yaptığı gibi ülkesini terk edip ekmeğini Afrika taraflarında aramış. Rehber kitapta o tarafların sahibi gibidir deniyordu. Gerçekten de inanılmaz bir siyasal gücü var. Hele bir de bizi tanıdıkça sohbet çok hoşuna gitti ve istersek kullanmamız üzere hem İsalo Milli Parkının içindeki 600 dönümlük kendine ait yer altı gölü olan araziye hem de daha sonra gideceğimiz İfaty tarafında gene kendine ait 100 dönümlük plaja istediğimiz gibi gireceğimiz izinleri imzaladı.

Bu bölgeye gelirken bana İsalo’yu çok methetmişlerdi ama hayvan ve bitkiler açısından özel bir araştırma yapmadığım için beni çok fazla etkilemedi. Hatta organize seyahat programı için düşünmeye gerek olmayabilir ama gezmek adına fena olmadı sanırım. Ancak sabah İsalo çıkışında sabahtan ziyaret ettiğimiz İlakaka kasabası durağı tüm yolları yapmaya değdi.

1998 yılına kadar üç beş haneden oluşan bir kasaba İlakaka ve etrafında geçmişte Fransızca gene “nar” (grenade) olarak ifade ettikleri “passion fruit” ağaçları bolca bulunmaktaymış.  Bu adanın o zamanlar maden kaynakları çok göz önünde olmadığı için özellikle Passion ve Lyche meyve tüccarları açısından oldukça önemli topraklara sahip. Safir’in bulunması ile tamamen şans eseri olmuş, Delorme isimli Fransız bir tüccar aldığı passion suyunun içinde çıkan taşa dikkat etmiş ve bunun incelenmesi gerektiğine karar vermiş. Elindeki taş örneği ile tana şehrine gidince yaptırdığı testlerden taşın ne kadar değerli olduğu ortaya çıkmış ve haliyle bu bilgiyi herkesten saklayarak maden hazırlıklarını tamamlamak üzere Fransa’ya iki aylığına gitmiş. Geri döndüğünde ise herkesten bilgisini sakladığı köyde halihazırda üç bin madenci kazı yapmaktaymış.

Mantar gibi büyüyen İlakaka kasabası şu an için çevrede yüz bin kişinin istihdamını sağlayan bir merkez haline gelmiş. Sabah köye girerken bir dere yatağında şans eseri karşımıza çıkan görüntüler gerçekten çok güzeldi. Derede taşları eleyen madencilerin yanında araba yıkayanlar, madencilerin safiri çalmasını engellemek için orada duran güvenliklerin yanında günlük banyolarını yapan kadınlar ve çocuklar çok karışık ama hoş görsellikler yarattı. Ertesinde de bir gün önce Berny sayesinde tanıştığımız kuyumcu sayesinde cüzi bir ücret karşılığında önce madenleri geziyoruz, sonra da köy içinde dolaşırken dükkânda bizimkilere taşlar hakkında bilgi veriyorlar. Şehirde sadece Avrupalı ve Malgaş yok, özellikle çok fazla Sri Lankalı, Çinli ve Tai tüccar bulunuyor.

Maden gezisi esnasında iddia ettiklerine göre dünyada son on yılda çıkan taşların yüzde doksan beşi Madagaskar’dan gelmekteymiş ama buradan alıp Tayland ve Sri Lanka’da pazarlıyorlarmış. Bizim geldiğimiz dükkân ise İsviçreli bir madenci çocuğa ait. Kendisi Cenevre kökenli ve çok yaşlı göstermese de sadece Madagaskar’da on yedi yıldır madencilik yapıyormuş. Bize rehberlik yapan ise Gana kökenli. Dükkânın müdürü ve adamın sağ kolu. 1998 yılında burada maden çıkınca hemen Gana’daki madenlerinden buraya getirmiş ve o dönemden beri burada yaşıyor.

Sonuçta mekân turist guruplarına yönelik bir mekân ve Türkiye gibi senede belki de bir grup bile gelmeyecek ülkeden gelen, kesinlikle alışveriş yapmayacak gezginlere gösterdikleri yakınlık ve misafirperverlik çok hoş.

Saat 10’da tüm şehir kapanmaya başladığı için burada işi uzatma şansımız yok. Sokaklar boşalmaya, ufak safir tüccarları kulübelerini kapatmaya başlıyorlar ve biz de Tulear’a doğru hareket ediyoruz. Burada en çok içimde kalan köyü gezerken öğrendiğimiz gece ortamı oldu. Bizim de orada olduğumuz Cuma gecesi madenlerde parti düzenlenirmiş. Kovboy şapkalı madenciler ve ortam tam filmlerde gördüğümüz vahşi batı hikâyesi şeklinde olmaktaymış. Gerçekten görülmeye değer olmalı.

Tulear, Mozambik Kanalı kıyısında bir şehir ve adanın ikinci büyük yerleşimi.  Ben liman özelliği daha ön plana çıkar diye beklemiştim ama sanırım kıyıya çok yakın mesafede bulunan dünyanın en büyük mercan oluşumlarından biri dolayısıyla limana uygun bir alanı yok. Anlattıklarına göre özellikle adanın doğu tarafında çok büyük limanlar bulunmaktaymış.

Uçakla Morondava’ya geçiyoruz ve burada hem gün doğumu, hem de gün batımı için Allee des Baobaps’a gidiyoruz. İsmini çok duyduğum dünyada görülmesi gereken yerler listesinde üst sıralarda olan bir yerdi ve buraya gelince en az duyduklarım kadar etkileyici olduğunu gördüm…

 

   

Yukarı